Okyanusta Kopan Çığlık

Değerli kardeşim Ömer;
Seni çadırımıza gelen Cafer Ağabey anlattı ve bana adresini verdi. Benim kalemimden yaşadıklarımı öğrenmek istediğini söyledi. Kendisi öğretmen olan Cafer Ağabeyin söylediğine göre, acımızı sizler tam olarak bilmiyormuşsunuz. Bilmem yazdıklarım sana acımızı anlatır mı?
Ömer, sana ‘kardeşim’ demek istiyorum, hayatta hiçbir kardeşim kalmadığı için. Ben Açeli bir ana olan Hamamah’ın on dört yaşındaki oğlu Muhammed Nâsir'im. Sizleri büyüklerimden çok dinlemiştim. Yıllar önce atalarınızın denizden çıkıp geldiği, sonra da geri dönmeyip buraya yerleştikleri hep anlatılırdı. Hatta o zaman Osmanlı padişahı, İkinci Selim'miş. On beş donanma gemisi ile iki erzak gemisi göndermiş Açe'ye. Babamın anlattığına göre, eğer bu yardım gelmeseymiş, topraklarımızı Portekizliler alacakmış. Hatta babam bazen, "Bak oğlum, Osmanlı olmasaydı belki de Kur'ân buralarda okunmazdı." derdi. Kur'ân'ı her okuyuşunda uzunca dua eder ve duasını, ‘Osmanlı nesline güç ver Allah'ım!' diye bitirirdi. Cuma namazlarına gittiğimizde hocanın dua ederken hep Sultan İkinci Selim dediğini duyardım. İşte Ömer ben bunlarla büyümüş Açeli yetim bir çocuğum. Ömer kardeş, biliyor musun, benim gibi o kadar çok yetim var ki buralarda. Hepsinin senin gibi kardeşlere ihtiyacı var.


Bu sefer denizden çıkıp gelenler Osmanlılar değildi. Kardeşlerimi ve babamı alıp, beni annemle yalnız bırakan orduya buralarda tsunami diyorlar. Annem her gece iki kardeşimi tsunaminin nasıl aldığını anlatıyor. Artık ağlayamaz oldum, gözyaşlarım kurudu. Annemin halini gördükçe kalbim duracak gibi oluyor, ne yapacağımı bilmiyorum ve her seferinde duaya sarılarak ayakta durmaya çalışıyorum. Akşam karanlığı bastırmaya başladığında anamın dizine başımı yaslıyor ve onun ağıtlarını dinliyorum. Kardeşim gözümün önümden gitmiyor. Yanan lâmbamızı gazı bitene kadar söndürmüyoruz, karanlıktan korkar olduk. Artık, dayanamayacağımdan korkuyorum.


Babamın küçük bir balıkçı motoru vardı. Sabah namazını kıldıktan sonra evden çıkar, öğleden sonra geri dönerdi. Giderken "Muhammed, oğlum kardeşlerin ve annen sana emanet!" derdi. Babam o gün evden çıkarken uyuyordum, beni uyandırmamış. Ah baba uyandırsaydın ne olurdu sanki, son bir kez daha bana aynı sözleri söyleseydin: "Muhammed, oğlum! Kardeşlerin ve annen sana emanet!" Hep bana, "Oğlum derslerine dikkat et. İleride buraya gelecek ağabeylerin olacak, onlar derslerine iyi çalışan senin gibi gençleri arayacak, işte o zaman onlara yardımcı olacaksın." derdi. Namaz kılmayı, babamdan öğrenmiştim. Burada meşhur şekerler vardır, her namaz kıldığımda babam bana onlardan alırdı. Hele cuma günlerini iple çekerdim; çünkü cuma namazına gitmek çok hoşuma gidiyordu. Güzel elbiselerimi giyerek, babamla camiye gidişim artık hayal oldu. Biliyor musun Ömer, ben artık hiçbir zaman bunları yaşayamayacağım.


Kardeşlerimin küçüğü Âmine iki yaşındaydı, onunla oynamaya doyamazdım. En çok, koşmaca oynamayı severdi. Hele bir de onun gülüşünü görseydiniz! Akşam olup da annem onu uyuttuğunda başına giderdim. Onu öpüp koklamaya doyamazdım, kokusunun cennet kokusu olduğunu söylerdi annem. İki yaşına yeni giren Âmine o sabah yine "anne.. anne.." diyerek uyanmıştı. Hemen yatağımın ucuna gelerek, başımı okşamaya başladı, bana; 'Ağabey kalk, oynayalım.’ demek istiyordu. Çok uykum vardı, bir türlü kalkmak istemiyordum. Sonra Âmine başımı okşarken, yine uyuyakalmışım. Çığlıklarla uyandığımda kendimi dalgaların arasında buldum. Annemin, "Âmine, Âmine, kızım!" diye bağırdığını işittim. Her şey yarım saat sürmüştü. Yarım saat sonra evimizden çok uzakta etrafımda çaresizce yatan insanların arasında buldum kendimi. Önce annemi aradım, sonra ‘Âmine’ diye bağırmaya başladım. Ama her şey çoktan bitmişti. Evimizin enkazına doğru koşmaya başladım. Hiçbir şey düşünemiyordum. Enkaza vardığımda annem kendini yerden yere atıyor, 'Âmine, Mahmud!' diye bağırıyordu. Gözyaşlarımı tutamadım, ağlamaya başladım. Ne kadar ağladığımı bilmiyorum. O sabah keşke kalksaydım da, Âmine'nin ellerinden tutarak koşmaca oynasaydım, keşke, ah keşke!


Anacığım kendinden geçmişti, ben ise olup bitenlere bir mânâ veremiyordum. Etrafımda çığlık sesleri, ağlamalar ve birçok ölü insan vardı. Mahmud altı yaşındaydı, en çok küçük motorumun arkasına binmeyi severdi. Motorun arkasına bindirip onu saatlerce gezdirdiğim olurdu. Bazen de onu almaz, arkadaşlarla gezmeye giderdik, peşimden saatlerce ağlardı. Şimdi tam tersi oldu, Mahmud'un peşinden saatlerce ben ağlıyorum. Tsunamiden bir gün önce yine motora binmek istemişti. Ben ise arkadaşlarımı tercih etmiş, Mahmud'u gözyaşlarıyla yalnız bırakmıştım. Şimdi ben gözyaşlarımla başbaşa kaldım, Mahmud keşke seni son bir kez daha motora bindirseydim, doyasıya gezdirebilseydim, "Ağabey seni çok seviyorum!" diyen sesini duyabilseydim. Çok istediğin futbol topunu, tuttuğum balıklardan kazandığım paralarla sana alabilseydim.


Âmine ile Mahmud'u o kadar çok özledim ki, bu hasreti anlatacak kelimeler hiçbir dilde yok. Her gece Allah'a dua ediyorum, kardeşlerimi rüyamda görebilmek için. Niye biliyor musun? Çünkü onlardan geriye hiçbir şey kalmadı, koklayacağımız bir elbiseleri dahi yok. Yüzlerini o kadar özledim ki, bu yüzden rüyamda hep onları bekler oldum. Geçen gece geldiler, yüzleri o kadar parlaktı ki, anlatamam. Âmine konuşmaya başlamış ve Mahmud ile oynuyordu. Yanlarında temiz yüzlü bir amca vardı. Bana, 'Ağabey bizler çok iyiyiz, burada bize çok iyi bakıyorlar.' diyorlardı. Hatta Mahmud: "Ağabey benim burada motorum oldu. Artık Âmine'yi ben gezdiriyorum." diyordu. Uyandığımda annem o gün ilk kez yüzümün güldüğünü görmüştü. Anneme baktığımda o da tebessüm ediyordu. Rüyamı anlatınca annem tekrar ağlamaya başladı. Sonra annem bana, rüyasında babam ile kardeşlerimi gördüğünü ve onların bana selâm söylediklerini, özellikle babamın, "Muhammed derslerine çok dikkat etsin." dediğini anlattı. Annemle birbirimize sarılıp ağladık.


Size bu mektubu, 'Yıllar önce gelen Osmanlı'nın torunlarıyız.’ diyen ağabeylerle yolluyorum. Bu ağabeyler bambaşka insanlar. Her zaman tebessüm ediyorlar. Onları ne zaman görsem hep bir şeyler yapmanın peşindeler. Hatta bazıları, “Bizler Avrupa'da yaşayan Türkleriz.” diyerek çadırımıza geldiler. Onlardan öğrendim Avrupa'da yaşayan bizler gibi Müslüman olan kardeşlerimin olduğunu. Bu gelen insanlar bambaşka insanlar. Komşumuz Davud Amca hep anlatırdı, hacdaki Türkiyeli arkadaşlarını. İşte bu gelenler de onlara benziyor. Sizleri daha çok tanımak isterdim. Belki bir gün bizleri davet edersiniz de, oralarda görüşürüz. Hayal etmesi bile bana mutluluk veriyor. Buraya yardım maksadıyla gelen birçok ağabey var. Bütün Açe yardıma gelen bu insanları konuşuyor. Bir de güzel bir haberim var, bu gelen ağabeyler şimdilerde büyük bir okul yapacaklarını ve burada Açeli yetimleri okutacaklarını söylüyorlar. Biliyor musun ben bu insanların hikâyelerini çok dinlemiştim. Babam hep ‘Bir gün gelecekler.’ diye anlatırdı. Şimdi kendi kendime, 'Demek ki babamın anlattıkları o güzel insanlar, bunlarmış.' diyorum.
Kardeşim Ömer senden tek isteğim şu: Kampta yaklaşık yüz yirmi yetimiz. Okula gitmek istiyoruz; ama ne kalemimiz ne de defterimiz var. Bu mektubu da Abdülkerim Ağabeyin verdiği kalemle yazıyorum. Ellerim o kadar özlemiş ki kalem tutmayı, anlatamam. Havada dolaşan helikopterler kalem vermiyor, defter vermiyor. Bizleri ne olursunuz başkalarının eline muhtaç etmeyin. Buradaki bazı arkadaşların hiç kimsesi yok, anne-babasız yaşamaya çalışıyorlar. Allah'a şükürler olsun ki, benim annem var. Ama olsun bizler birbirimize kenetlendik, biliyoruz ki, Allah bizi yalnız bırakmayacak. Sizin gibi kardeşleri yardımımıza gönderdi. Mektubuma son verirken sizden dileğimiz, ne olursunuz bizleri unutmayın.
Yetim kardeşin
Muhammed Nâsir
...
Zarfın içinde kurutulmuş kırmızı bir gül yaprağı, üzerinde ise kocaman 'ELDEN' yazısı vardı. Zarfı ulaştıran Cafer Öğretmenin notunda şunlar yazıyordu:
"Çadıra girdiğimizde akşam vaktiydi. Yaklaşık sekiz metrekare olan çadırda birkaç battaniye, bir çuval pirinç, içi boş su kapları ve gaz lâmbası vardı. Muhammed'in yüzüne hüzün hâkimdi. Konuşmasına gerek yoktu; çünkü hâli her şeyi anlatıyordu. Zaten annesi konuşamıyordu. Bu mektubu Türkiye'de lise birinci sınıfta okuyan Ömer'e yazmıştı. Yaşadıkları acıyı, hüznü Ömer'e ve Ömer'in nesline daha iyi anlatabilmek istiyordu. Muhammed’in annesine, 'Eklemek istediğin bir şey var mı, belki Ömer'in annesine bir şeyler yazmak istersin?' dedik. Tek cümleyle cevap verdi: 'Osmanlı'nın anaları bizi unutmadılar, acaba torunları unuturlar mı?' Başını öne eğdi, kurumuş gözyaşları tekrar süzülmeye başladı.”

 

Remzi MEZİROĞLU

 

Geri dön.