GİRİŞ.
Matematiğin diğer
bilimlerindeki uygulamalarına geçmeden önce insan hayatında da
ne kadar önemli bir yeri olduğuna değinmek yerinde olur.
Matematik konusunda eğitimi olmayan insanlar matematik deyince
sadece cebirsel işlemleri anlarlar. Halbuki insanların
hayatlarını kolaylaştıran pek çok şeyde matematiğin çok önemli
bir yeri ve önemi vardır. Modern bilimin insanların hizmetine
sunduğu ve günlük hayatta kullanılan dijital saatler,
televizyon, cep telefonu, bilgisayar, otomobiller, ısıtma
sistemleri, her tür medya cihazı v.b. insanların hayatını
kolaylaştıran şeylere örnek olarak verilebilir. Matematik, fen
bilimlerinde, sosyal bilimlerde hatta sağlık bilimlerinde
uygulanarak bu bilimlerin gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Bu
tür bilimlerde karşılaşılan problemlerin çözülebilmesi için önce
matematiksel modelinin kurulması daha sonra da bu modele göre
problemin çözülmesi gerekir. Bu açıdan diğer bilimler matematik
olmadan bir adım dahi ilerleyemezler. Bir mühendisin hazırladığı
projede matematiksel hesaplamalar yapmadan projesini tamamlaması
mümkün değildir. Ekonomistler matematiksel temelleri olmadan
gerekli hesapları yapıp değerlendirmelerini yapamazlar. Hava
durumu tahmini yaparken bile matematiksel teoriler temel
alınarak tahminler yapılır. Sağlık alanında kullanılan
cihazlarda mesela EEG cihazlarında Fourier Teorisinin önemli bir
yeri vardır. Bu şekilde daha birçok örnek vermek mümkündür.
MATEMATİĞİN ÖNEMİ
Matematik, genel
mantığın uygulama alanı ve insan zekasının bu yolda işlemesi
görevini görür. Ayrıca; mekanik, fizik, astronomi bilimlerinin
de temelini teşkil eder.Bunların dışında, sosyal bilimler, tıp,
jeoloji, psikoloji, sosyoloji ve iş idareciliği gibi alanlarda
da, matematiğe geniş bir ihtiyaç duyulur ve yaygın bir şekilde
kullanılır.
Bugünün
medeniyetinde ön safı tutan, büyük endüstri ve yan kuruluşları,
istihkam hizmetleri hep matematiğin yardımı ile yapılmış
eserlerdir. Onun için en soyut ilim olan matematik, ikinci
elden pratik hayata da tesir ediyor demektir. Denilebilir ki,
günlük yaşantımızın her evresinde karşı karşıya olduğumuz bir
bilimin tarihini bilmek, matematiğin önemini kavramanın temeli
olsa gerekir [1].
MATEMATİĞİN TEMEL
İLKELERİ
Her kelimeyi tanımlamak mümkün
olmadığı gibi, her hükmü de isğat etmek mümkün değildir. Bir
kelime, başka kelimelerle tanımlanır, bu sonuncular da, daha
başka kelimelerle tanımla-nır. Böylece kullanılan her kelimeyi
tanımlamak için, sonsuz şekilde geriye gitmek gerek-mektedir ki,
bunun imkansız olduğu ortaya çıkar. Bunun gibi; matematikte, bir
teorem, başka teoremlerle, o teoremle de başkalarıyla ispat
edilir. Herşeyi ispat için, imkansız olan, bir son-suz geriye
gitme lazım geldiğinden, ister istemez bir yerde durma
gerekiyor. O halde, nasıl ki, tanımlamayan şeyler varsa, öylece
ispat edilmeyen şeyler de vardır. İspat edilemeyen şeylere,
matematikte prensip-ler adı verilir. Gerçi, prensipler ispat
edilemezler, fakat herşey bunlara dayanarak ispat edilir.
Bunların ispatsız kabul edilmelerinin sebebi budur.
Matematiğe ait, sistematik esereler
meydana getiren Eski Yunan matematikçileri, bazı hü-kümleri
ispatsız kabul etmek lazım geldiğinin farkına varmışlardır.
Bunlardan
Öklid , Element-ler adlı eserinin başında, bu gibi hükümleri
ifade etmiştir. Bunlara da "Kabulü İstenen Şeyler" adını
vermiştir. Zamanla, bu kabulü istenen şeylerin sayısı
değişmiştir. Örneğin, 19. yüzyıla kadar, matematikçiler,
Öklid'in ispatsız kabul ettiği ve Öklid Postülatı denilen "Bir
doğrunun dışındaki bir noktadan, o doğruya yalnız bir paralel
doğru çizilebilir" şeklindeki hükmünü is-pat etmeye
çalışmışlardır. Fakat, daima ispatsız birtakım hükümler, yeni
yeni prensipler ka-bul edilmiştir. Eskiden beri, matematikçiler
tarafından, matematiğin temel prensipleri üç grupta toplanmıştır
[1]. Bunlar:
Tanımlar
Aksiyonlar
Postülatlar
MATEMATİĞİN ÖTEKİ BİLİMLERLE İLGİSİ VE ÖTEKİ
BİLİMLERDEN FARKLARI
Matematik öteki
müsbet bilimlerin gelişmesini sağlar. Matematiğin öteki
bilimlerle olan başka bir ilginç özelliği de; öteki bilimlerin
de matematiğin bugünkü ileri seviyeye gelmesinde katkısı
olmuştur. Örneğin: 17. yüzyıl başlarında, gökcisimleri yörünge
hesapları sırasında, mevcut matematik bilgiler, astronomlar için
yeterli olmamıştır. Netice itibariyle de, astronomların
zorlamaları sonucu, matematikçiler tarafından, diferansiyel
denklem kavramları ortaya konmuştur.
Fen bilimlerinden
olan; fizik, kimya ve astronominin varlığı düşünüldüğünde, bu
bilimlerde temel özellik, gözlem ve deneye dayalı, aynı zamanda
da ölçülebilir olmasıdır. Halbuki matematik, soyut bir bilim
olmakta ve temel konusu da sayılar ve çevremizde gördüğümüz
şekillerdir. Matematiğin öteki bilimlerden farklarını ise, şu
şekilde sıralamak mümkündür: Sembol ve şekiller kullanılır,
uygulama alanı geniş, soyut ve kesin sonuç esasına dayanır,
kesin kanunları vardır, kendisini devamlı yeniler, öteki
bilimlerde yapılan çalışmaları kanuniyet halinde ifade
edilebilir duruma getirir, var olanı inceler, kesin sonuç verir,
birbirine bağımlı olarak sürekli gelişme gösterir ve gelişmeleri
birbirini tamamlar [1].
BİLİM TARİHİNDE MATEMATİK
Matematikle ilgili
eserler incelendiğinde; birinci grup olarak, Eski Yunan
matematikçilerin-den Thales (M.Ö. 624-547), Pisagor
(M.Ö. 569-500), Zeno (M.Ö. 495-435), Eudexus(M.Ö. 408-355),
Öklid (M.Ö. 330?-275?), Arşimed (M.Ö. 287-212), Apollonius (M.Ö.
260?-200?), Hipparc-hos (M.Ö. 160-125), Menaleas (doğumu, M.Ö.
80) İskenderiyeli Heron (? -M.S.80) , Batlamyos (85- 165) ve
Diophantos (325-400) ile bunların çağdaşlarının adları görülür.
Daha sonra, ikinci grup olarak da Batı Dünyası
matematikçilerinden; Johann Müler (1436-1476), Cardano
(1501-1596), Descartes (1596. 1650), Fermat (1601-1665), Pascal
(1623-1662), Newton (1642-1727), Leibniz (1646-1716), Mac Loren
(1698-1748), Bernoulli'ler (Bu aileden sekiz ünlü matematikçi
vardır. Bunlar; Jean Ber-noulli l667-1748, Jacques Bernoulli
1654-1705, Daniel Bernoulli 1700-1782...), Euler (1707-1783),
Gespard Monge (1746-1818), Lagrance (1776-1813), Joseph Fourier
(1768-1830), Poncolet (1788-1867), Gauss (1777-1855), Cauchy
(1789-1857), Lobaçevski(1793-1856), Abel (1802-1829), BooIe
(1815-1864), Riemann (1826-1866), Dedekind (1831-1916), H.
Poincare (1854-1912) ve Cantor (1845-1918) ile bunların
çağdaşlarının adları belirtilir. .
Yukarıda; birinci
grup olarak belirttiğimiz; Eski Yunan (Antik çağ, Grek)
matematikçileri; M.Ö. 8. yüzyıl ile M.S. 2. yüzyıl arasında,
ikinci grup olarak belirttiğimiz Batı Dünyası matematikçileri
ise, 16. ile 20. yüzyıl arasında yaşamışlardır: Burada akla
şöyle bir soru gelmektedir. 16. yüzyıldan önceki zaman
içerisinde matematik konularında hiç bir araştırma ve çalışma
olmamış mıdır? Özellikle, islamiyetin ilk yılları olan 7. yüzyıl
ile 16. yüzyıl arasında yaşamış olan Türk-İslam Dünyası
matematik bilginlerinin varlığı ve
çalışmaları görmezlikten gelinmiştir.
Gerçek olan şu ki; Türk - İslam Dünyası matematikçileri,
yukarıda birinci grup olarak adlarını belirttiğimiz Eski Yunan
bilginlerinin ortaya koyup, yeterli çözüm getiremedikleri,
matematik sorunlarına yeni çözümler getirdikleri gibi, bu bilime
yeni sistem, kavram ve teorem kazan-dırmışlardır. Bu
başarılarının sonucu bugünkü ileri matematiğin temelini
atmışlardır. Her ne kadar, Batılı bazı bilim tarihçileri, Eski
Yunan matematiğini geliştirmiş olmakla vasıflandırı-yorlarsa da,
son yüzyıl içinde yapılan araştırmalar, bu hükmün temelinden
yanlış olduğunu ortaya koymuşlardır.
Ülkemizde,
evrensel nitelikteki kendi alimlerimizin bilimsel yönlerine
gereken ve yeterli ö-nem verilmezken; Batı'da, özellikle son
yüzyıl içerisinde, bilginlerimize ait yüzlerce cilt eser ve
makalelerin yayınlandığı, hatta bu bilginlerimiz için, yaşadığı
yüzyıllara adlar verildiği ve anma törenleri düzenlendiğini
görmek mümkündür. Bunlardan birkaç örnek vermek gerekirse;
dünyada ilk cebir kitabı yazanın Harezmi (Harezm 780-Bağdat
850), trigonometrinin te-mel bilginlerinden olan sinüs ve
cosinüs tanımlarını ilk açıklayan el-Battani (Harran 858-Sa-marra
929) , tanjant ve cotan-jant tanımları ile ilgili temel
bilgileri Ebu'l Vefa (Buzcan 940-Bağ-dat 998), Pascal'a (Blaise
Pascal 1623-1662) izafe edilen ve cebirde önemli kuralları
ihtiva eden "Binom Formülünün" Ömer Hay-yam'a (1038 - Nişabur
1132) ait ve Kepler'in (Johannes Kepler 1570-1630)
araştırmalarına reh-berlik edenin İbn-i Heysem (Basra 965-Kahire
1039) olduğunu belirtebiliriz. Ayrıca Sabit bin Kurra (Harran
826 - Bağdat 901) için "Türk Öklid'i" bi-lim dünyasının en büyük
alimi, Beyruni (Bruni) (Ket 973-Gazne 1052) için "Onuncu Yüzyıl
Bilgi-ni", ünlü Türk hükümdarı Uluğ Bey için "On Beşinci Yüz-yıl
Bilgini" öğrencisi Ali Kuşçu için "On Beşinci Yüzyıl Batlamyos'u"
dendiğini
de belirtmek
mümkündür.
Yukarıda sadece
birkaçının adını belirttiğimiz 8. ile 16. yüzyıl Türk - İslam
Dünyası alimlerinin eserleri, Batı'da "Tercüme Yüzyılı" olarak
adlandırılan 12. yüzyıl başlarından itibaren, önceleri zamanın
bilim dili olan Latince'ye, daha sonradan da, öteki Batı
dillerine çevrilmiştir. Çevrilen bu eserlerin asılları ise, Doğu
Yazma Eserleri ile zengin olan Avrupa kütüphanelerinde muhafaza
edilmekte ve hala, ilgili bilim adamlarının elinde, gerektiğinde
temel müracaat kitabı, ya da kaynak eser olarak
değerlendirilmektedir.
Bazı kaynaklar,
matematiğin kurucusu ve geliştiricisi olarak, Batı dünyası
matematikçilerinin adlarını belirtir. Gerçekte; Avrupa, 8. ile
16. yüzyıl Türk - İslam Dünyası matematikçilerinin ha-zırlamış
oldukları temel eserlerden büyük istifadeler sağlayarak,
matematiği, bugünkü ileri seviyesine ulaştırabilmişlerdir. Öyle
ki; Türk - İslam Dünyası matematikçileri, Batı dünyasının ilmi
düşünce ve araştırma duygularını ateşleyerek harekete geçirip
beslediler ve yeni bir canlılık kazandırdılar. Cebir, geometri,
aritmetik ve trigonometri konularında Batı'yı kendi görüş ve
keşiflerine dayanarak ilerleyebileceği seviyeye getirdiler. 16.
yüzyıl sonları için İtalyan matematikçi Cordano'nun (1501-1576)
adını belirtebiliriz.
17. yüzyılda;
İngiliz (İskoçyalı) Jean Napier (1550-1617), İsviçre
matematikçilerinden Gulden (1577-1643); İtalyan
matematikçilerinden Cavalieri (1598-1647); Fransız
matematikçilerinden René Descartes (1596-1650), Desargues
(1593-1662), Blaise Pascal (1623-1662), Pierre Fermat
(1601-1663); Hollandalı matematikçi Huygens'in (1629-1695)
adlarını belirtebiliriz. Bu kişilerden J. Napier logaritmaya ait
sistemleri ortaya koymuştur. R.Descartes de analitik geometriye
ait yeni bazı temel esasları ortaya koymuş, mevcut analitik
geometri bilgilerini sistemleştirmiştir. Diğer matematikçiler
de, matematiğin çeşitli dallarına
ait, bazı yeni temel bilgiler kazandırmışlardır.
18. yüzyılda;
İsviçre matematikçilerinden; Bernouilli (Jacques I 1654-1705),
Cramer (1704-1752), Leonard Euler (1707-1783), Alman
matematikçilerinden Gottfried Wilhelm Leibniz (1146-1716),
İngiliz matematikçilerinden lsaac Newton (1642-1727), Mac-Loren
(1698-1746), İtalyan matematikçilerinden Ceva (1648-1734),
Riccati (1676-1754), Fransız matematikçilerinden Clairaut'in
(1713-1765) adlarını belirtebiliriz.
19. yüzyıl Fransız
matematikçilerinden; Joseph Louis Lagrange (1736-1813), Gespart
Monge (1746-1818), Pierre-Simon Laplace (1749-1827), Joseph
Fourier (1768-1830), Galois (1811-1832), Legendre (1752-1833),
F. W. Bessel (1784-1846), Augustin-Louis Cauchy (1789-1857),
Jean-Victor Poncolet (1788-1857), Poinsot (1771-1859), Brianchan
(1785-1864), Dupin (1784-1873), Chasley (1793-1880), Charles
Hermite (1822-1901); İtalyan matematikçilerden Carnot
(1753-1823); Norveç matematikçilerinden Niels Henrik Abel
(1802-1829), Alman matematik-çilerden, Jacobi (1804-1851), Carl
Friedrich Gauss (1777-1855), Gerge Friedrich Berhard Riemann
(1826-1866), Leopold Kronecker (1823-1891), Erust Kummer
(1810-1893), Weier-strass (1815-1897); Sovyet
matematikçilerinden Nicolas lvanawitch Lobatchewsky (1793-1856),
Sonia Kowallewska (1850-1891); ingiliz matematikçilerden Gerge
Boole (1815-1864), Cayley (1821-1895), James Joseph Sylvester
(1814-1897) ve İrlandalı matematikçi William Rawan Hamilton
(1805-1865) adlarını belirtebiliriz. Bu kişilerden; Gasport
Monge, tasarı geo-metrinin; Carnot, konum geometrisinin; Newton,
sonsuz küçükler geometrisini; Pascal, Huygens ve Fermat da,
olasılık hesabını ve gökmekaniğini geliştirdiler.
20. yüzyıl başları
için; Alman matematikçilerinden Dedekind (1831-1916), L.Fhillip
Cantor (1845-1918), Fransız matematikçilerinden Henri
Poincare'nin (1854-1912), ülkemizde de, Henri Poincare'nin
öğrencisi Salih Zeki'nin (1864-1921) adlarını belirtebiliriz.
Daha sonra gelen; Alman, İngiliz, Fransız, Amerika Birleşik
Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, Japonya
ve Hindistan ile Çin'de yetişen matematikçiler, matematiğe
kazandırdıkları yeni bilgiler ile, matematiği insan zekasının en
yüksek eseri haline getirmeyi başardılar.
Yapılacak kısa
açıklamalardan sonra, şu gerçek ortaya çıkacaktır. Bugünkü ileri
matematik ve bunun uygulama alanı olan astronomi (gökbilim) ve
fiziğin temel bilgileri, uygulamaları ile birlikte, başlangıçta,
Eski Mısır ve Mezopotamya'da vardı. Daha sonraları bu bilgiler,
Eski Yunan, Eski Hint ve 8. ile 16. yüzyıl Türk - İslam
Dünyasında ileri seviyeye gelmiştir. Bilahare 17. yüzyıl
sonrası, Batı Dünyasında yapılan çalışmalar sonucunda, bugünkü
"Saadet Devrine" ulaşabilmiştir. Bu gelişimde, 17. yüzyıl öncesi
medeniyetlerin şeref payları inkar edilemeyecek kadar açıktır
[1].
ALTIN ORAN
Günümüzde birçok
yerde karşımıza çıkan altın orana göz nizamının oranı
diyebiliriz. Çoğu zamam doğayı gözlemlediğimizde bu oranın
varlığını görebiliriz. Mesela ideal insanın ölçü-lerine göre boy
uzunluğunun göbekten ayak uçlarına olan uzunluğa oranı, göbekten
ayak uçlarına olan uzunluğun göbekten başucuna olan uzunluğa
olan oranına eşit. Bunu simgelerle belirtecek olursak:
İdeal insanın boyu
x birim olsun. Göbeğinden ayak ucuna olan uzaklık da y birim
olsun. Bu durumda göbeğinden başucuna olan uzaklık da x - y
birim olacak. İddiaya göre ideal insan-daki ölçüler şu denklemi
sağlamalı:
x / y = y / (x - y).
İdeal insanda
sağlanması istenen bu orana yani x / y oranına , altın oran
denir. Buradan denklem düzenlenirse x / y oranı:

Altın oranın
görüldüğü ve kullanıldığı yerleri şöyle sıralayabiliriz:
·
·
Ayçiçeği: Ayçiçeği'nin merkezinden
dışarıya doğru sağdan sola ve soldan sağa doğru
tane sayılarının birbrine oranı altın oranı
verir.
·
·
Çam Kozalağı: Çam kozalağındaki taneler
kozalağın altındaki sabit bir noktadan koza-lağın tepesindeki
başka bir sabit noktaya doğru spiraller (eğriler) oluşturarak
çıkarlar. İşte bu eğrinin eğrilik açısı altın orandır.
·
·
Deniz Kabuğu: Deniz kabuklarına dikkat
edenimiz, belki de kolleksiyon yapanımız var-dır. İşte deniz
kabuğunun yapısı incelendiğinde bir eğrilik tespit edilmiş ve bu
eğriliğin tan-jantının altın oran olduğu görülmüştür.
·
·
Elektrik Devresi: Verilen n tane
dirençten maximum verim elde etmek için bir paralel bağlama
yapılması gerekir. Bu durumda Eşdeğer Direnç altın orana
eşittir.
·
·
Kollar: Kolumuzun üst bölmünün alt
bölüme oranı altın oranı vereceği gibi, kolumuzun ta-mamının
üst bölüme oranı yine altın oranı verir.
·
·
Mısır Pramitleri: Her bir piramitin
tabanının yüksekliğine oranı altın oranı verir.
·
·
Mona Lisa Tablosu: Bu tablonun boyunun
enine oranı altın oranı verir.
[2].
FIBONACCI SAYILARI
İtalyan
matematikçi Fibonacci yazdığı matematik kitaplarından birinde
tavşan çiftliği olan bir arkadaşıyla ilgili olduğunu iddia
ettiği bir problem sorar. Bu probleme göre arkadaşının
çiftliğindeki tavşanlar doğdukları ilk iki ay yavru yapmazlar.
Üçüncü aydan itibaren her çift her ay bir çift yavru yapar. Buna
göre Fibonacci'nin arkadaşı bir çift tavşanla başlarsa kaç ay
sonra kaç çift tavşanı olur?
İlk ay yeni doğmuş
bir çift tavşanımız olsun. Matematik problemlerinde bu
yavruların anasız babasız nasıl büyütülecekleri konusuna pek
girilmez. İkinci ayda bu tavşanlar henüz yavrulamadıkları için
hala bir çift tavşanımız var. Üçüncü ay bunlar bir çift yavru
verecek ve iki çift tavşanımız olacak. Yeni doğan çift dördüncü
ay doğurmayacak, oysa ana babaları yeniden bir çift yavru
yapacak ve toplam üç çift tavşanımız olacak. Bu şekilde devam
edersek pek bir yere varamayacağız galiba. Düşünsenize 100.aya
kadar hesabı böyle götürmemiz mümkün mü? Örneğin 100.ayda kaç
tavşanımız olacağını doğrudan hesaplamaya çalışalım. 99.ayda kaç
tavşanımız varsa onların hepsi 100. ayda da olacak. Bunların bir
kısmı yavrulayacak. Yavrulayacak olanların en az iki aylık
olması gerektiğine göre 100. ayda yavrulayacak olanlar 98.ayda
sahip olduğumuz tavşanların hepsi olacak. Demek ki 100. aydaki
tavşan sayısını bulmak için 98.aydaki tavşan sayısıyla 99.aydaki
tavşan sayısını toplamak gerekiyor.
Bu hesaba bazı
itirazlar yükselebilir. Biz sadece 100. aydaki sayıyı merak
ediyorduk. Şimdi onu bulmak için hem 98. hem de 99. aylardaki
sayıyı bulmamız gerekecek. Bu hesabı 100. ayda değilde üçüncü
aydan itibaren yapalım. Birinci ve ikinci aylarda birer çift
tavşanımız vardı. Demek ki üçüncü ay iki çift tavşanımız olacak.
İkinci aydaki bir çift ile üçüncü aydaki iki çifti toplarsak
dördüncü ay üç çifti bulacağız.
Buna göre
Fibonacci dizisi şöyle tanımlanır:
F1 = 1
F2 = 1
Fn = Fn-1
+ Fn-2 , n>2
Buna göre
Fibonacci sayılarının ilk birkaç tanesi şöyle sıralanır:
1,1,2,3,5,8,13,21,34,55,89,144,233,377,610,987,1597,2584,4181,6765,10946...
Bu arada unutmadan
100.ayda kaç çift tavşanı olacak sorusunun cevabı da şöyle:
F100 =
354 224 848 179 261 915 075
[2].
RASTLANTILARIN ŞAŞIRTICI BENZERLİĞİ
Rastlantılar insanların her zaman
ilgisini çekmiştir. Raslantıların şaşırtıcı benzerliğini görmek
için şu örneği inceleyelim: Bir yılda 366 gün olduğuna göre
(şubatı 29 gün sayıyoruz), bir g-rupta doğum günleri aynı olan
en az iki kişinin bulunduğundan emin olabilmemiz için, o gru-bun
367 kişiden oluşması gerekir. Niçin?
Ya bundan % 50 emin olmakla
yetinseydik? Bir grupta aynı gün doğmuş iki kişinin bulunma
olasılığının yukarıdakinin yarısı kadar olabilmesi için, grubun
kaç kişiden oluşması gerekir? İlk tahmininiz, 365in yaklaşık
yarısı olan 183 olabilir. Oysa sürpriz yanıt, grubun sadece 23
kişiden oluşması gerektiğidir. Başka bir deyişle, rasgele
seçilen 23 kişi içinde, % 50 olası-lıkla, iki ya da daha fazla
kişi aynı doğum gününü paylaşacaktır. Buna inanmakta zorlanan-lar
için, aşağıda bu sonucun nasıl elde edildiğini kısaca
gösterelim:
Çarpım prensibine göre, beş tarihi seçebilmek için
(365x365x365x365x365=3655) yol vardır (tekrara izin verilmesi
koşuluyla). Fakat 3655 yolla seçilen bu günlerin
çakışmaması, ancak şu şekilde mümkündür: (365x364x363x362x361).
Bu son çarpımı (365x364x363x362x361)i 3655 e
bölersek, rastgele seçilen 5 kişiden hiçbirinin doğum günleri
aynı olmayacaktır. Şim-di bu olasılığı 1den (ya da eğer yüzde
hesabı yapıyorsak % 100den) çıkardığımızda, 5 kişi-den en az
ikisinin doğum günlerinin aynı olduğu, tamamlayıcı olasılığı
elde ederiz. 5 yerine 23 kullanarak yapacağımız benzeri bir
hesap, 1/2 ya da % 50 sonucunu verir. O halde, 23 kişiden en az
ikisinin ortak doğum gününe sahip olma olasılığı sözkonusudur.
Birkaç yıl önce bir televizyon şovundaki konuklardan biri bunu
açıklamaya çalışmıştı. Sunu-cu ona inanmadı. Stüdyoda 120
izleyici bulunduğunu söyleyerek, kaç kişinin doğum günü-nün
kendisiyle aynı olduğunu sordu. (onunki 19 Marttı.) Stüdyoda
onunla aynı doğum gün doğmuş kimse yoktu. Bunun nedeni,
herhangi bir ortak doğum gününün bulunmasının % 50 kesinlik
kazanması için gerçekten de en az 23 kişi bulunması gerektiği,
fakat bu durumun, belli bir doğum günü, örneğin 19 Mart için
geçerli olmadığıydı. 19 Mart gibi belli bir günün, g-ruptan
birinin doğum günü olduğundan % 50 emin olmak için, daha büyük
bir grup, tam sayı vermek gerekirse 253 kişi gerekir. Bunun
ispatı ise şöyledir:
Gruptan birinin 19 Martta doğmamış olma olasılığı 364/365 olduğuna
ve doğum günleri birbi-rinden bağımsız olduğuna göre, iki
kişinin doğum günlerinin 19 Mart olmama olasılığı
(364/365)x(364/365) tir. Yani N kişinin 19 Martta doğmamış
olma olasılığı (364/365)N dir. N=253 olduğunda, bu sonuç
yaklaşık 1/2ye eşit olur. Büylece 253 kişiden en az birinin
19 Martta doğmuş olma tamamlayıcı olasılığı da 1/2 ya da % 50
dir.
Bundan çıkarılacak sonuç, gerçekleşme olasılığı düşük bir olayın
olasılığının, belirli bir ola-yın gerçekleşme olasılığından çok
daha yüksek olduğudur.
Matematik yazarı Martin Gardner, genel olaylarla belirli olaylar
arasındaki farkı, üstünde al-fabenin yirmialtı harfinin
bulunduğu bir çarka benzeterek açıklar. Çark yüz kez
döndürülüp, çıkan harfler kaydedilirse, "KEDİ" ya da "SICAK"
sözcüklerinin ortaya çıkma olasılığı çok dü-şükken, herhangi bir
sözcüğün ortaya çıkma olasılığı yüksektir.
Sonuçtaki
paradoks, düşük olasılığa sahip olayların gerçekleşmeme
olasılığının çok düşük olmasıdır. Öngörülen olayı kesin olarak
belirlememeniz halinde, bu genel olayın gerçek-leşmesi için
sayısız yol vardır. Çok ender gerçekleşen öngörüler sadece
belirli olanlardır [ 4,5].
MATEMATİK TARİHİNDE BİLGİ KAYNAKLARI
Yeterli bir matematik bilgisi ile, iyi
bir araştırma zihniyetine sahip olmak gerekir. Böyle olunca da
araştırma için gerekli bilgilerin kaynağı olan, yabancı dilleri
bilmek gerekir. Daha sonra da, bilimin ilk yazılı belgelerinden,
yani bilgi kaynaklarından olan; papirüs, kil tablet, mağara
resimleri, parşomen kağıtlar, çivi ve resim yazılarını
okuyabilecek kadar bilmek gerekir.
Diğer bir husus da; bilimin etkin
olduğu devrelerin bilim dili olan, Latince, Arapça ve Farsça
dillerini bilmek gerekmektedir. Ayrıca, zamanın bilim dili olan
ve bugün ölü dil olarak kabul edilen Sanskritçe ve Pevleviceyi
de bilmek gerekmektedir. Pek doğaldır ki; bu kadar geniş bir
bilgiyi, bir bilim tarihçisinin veya matematik tarihçisinin
bilmesi pek zor bir iştir. Ancak; gerekli durumlarda, konu ile
uzmanlaşmış kimselerle işbirliği yapmak veya eserlerinden
yararlanmak gerekir [1].
KOMPLEKS SAYILARIN FİZİK VE ELEKTRİKTEKİ UYGULAMALARI
Düzlemde bir
vektör bir kompleks sayı ile temsil edilebilir. Şöyleki, ( x ,
y ) vektörü x + iy kompleks sayısını belirtir, bunun tersi de
doğrudur. Şimdi Hız = x + iy vektörünü göz önüne alalım, burada
x hızın yatay bileşeni y ise dikey bileşenidir. Dolayısıyla,
kompleks sayıları toplayarak bunlara karşılık gelen vektörlerin
toplamını bulmuş oluruz ki bu da bileşke vektördür.
Örnek.
İki düzlemsel kuvvet bir cisme aynı noktadan etki etmektedirler.
Bu kuvvetler, F1 = 3 + 2i ve F2=
-5 + 4i dir. Bileşke kuvveti ve büyüklüğünü bulalım.
F(Bileşke Kuvvet )
= F1+F2 ( Vektörel Toplam )
F= (3 + 2i) + (F2= -5 + 4i) = -2 + 6i
dir.
Bu toplama işlemi,
düzlemde vektörlerin toplamını ifade eden paralel kenar metodu
olarak bilinir.
F nin
büyüklüğünü Pisagor teoreminden hesaplarsak,
| F |
= =6,32 N dur.
Kompleks sayıların ikinci bir uygulama sahası da elektrik
devreleridir. Biliyoruz ki indüktif devrelerde direnç üzerindeki
akım ile voltaj bir faz farkı ile birbirini takip eder.
İndükleyicinin voltajı ile akım arasındaki faz farkı 90o
veya p/2
radyandır. İndüktif ve kapasitif devrelerde voltaj kompleks sayı
biçiminde yazılabilir. Dolayısıyla
VZ = VR + VL = I.R + i.I. XL
Dir. Buradan;
VZ = I
ZL = I R + i I XL = I (R + i XL)
dir. İki tarafı I ile bölerek
ZL = (
R + i XL )
Bulunur. Bu da
indüktif devrenin ZL empedansının kompleks biçimidir.
Örnek. İki
empedans ( 3+8i) ve (2+3i) kompleks sayıları ile veriliyor.
Bileşke empedansı kopmleks biçimde yazıp büyüklüğünü bulalım.
Bileşke empedanstan geçen voltaj ile akım arasındaki faz açısını
hesaplayalım.
F(Bileşke empedans) = (3+8i) + (2+3i) = 5+11i dir. Bileşke
empedansın sanal kısmı pozitif ve 11 olduğundan devre
indüktiftir ve XL = 11W
dur. Bu kompleks sayıyı kutupsal
biçime çevirirsek
.,
r.cosq
= 5 ve r.sinq = 11
olup, r2
= 52 + 112 = 146 ise r = 12,083 veya
elektrik devrelerinde , |ZL|2 = R2
+ XL2 dir. Bu sebebten, r = | ZL|
olup, bileşke empedansın büyüklüğü r=| ZL|=12,083
W, r.cosq
= 5 ve r.sinq = 11
olduğundan tgq =11/5 =
2,2 ise q = 65,56o
dir.
[3].
Kaynaklar.
1. Lütfi
Göker - Fen Bilimleri Tarihi
2. Sinan
Sertöz (TÜBİTAK) - Matematiğin Aydınlık Dünyası
3. Doç.Dr.
Sabahattin BALCI, Meslek Yüksek Okulları İçin Genel Matematik
4. Sanal
Matematik - http://www.sanalmatematik.com
5. John
Allen Paulo, Herkes İçin Matematik
|