CENTER ► MERKEZ
RELAX OLMAK ► RAHATLAMAK
E-MAIL ► E-İLETİ
KOMÜNİKASYON► İLETİŞİM
CV ► ÖZGEÇMİŞ
OKEY ► TAMAM
TREND ► EĞİLİM
SPONTANE ► KENDİLİĞİNDEN
LİNK ► BAĞLANTI
EXIT ► ÇIKIŞ
CHECK ETMEK ► KONTROL ETMEK
FEEDBACK ► GERİBİLDİRİM
FULL-TIME ► TAM GÜN
KOORDİNASYON ► EŞGÜDÜM
ABSÜRT ► SAÇMA
ADAPTE OLMAK ► UYUM SAĞLAMAK
LAPTOP ► DİZÜSTÜ BİLGİSAYAR
PROVOKE ETMEK ► KIŞKIRTMAK
JENERASYON ► NESİL, KUŞAK
OBJEKTİF ► NESNEL,
TARAFSIZ
DEKLARE ETMEK ► BİLDİRMEK
STAR ► YILDIZ
PERSPEKTİF ► BAKIŞ
AÇISI
ENTEGRE OLMAK ► BÜTÜNLEŞMEK
NICK NAME ► TAKMA
AD
PARTNER ► EŞ
OKEYLEMEK ► ONAYLAMAK
ANTİPATİK ► SEVİMSİZ,
İTİCİ
MANTALİTE ► ANLAYIŞ,
ZİHNİYET
DATA ► VERİ
PREZANTASYON ► SUNUM
FINISH ► BİTİŞ, VARIŞ
DOWNLOAD ETMEK► İNDİRMEK
MONOTON ► TEKDÜZE
KONSENSUS ► UZLAŞMA
FULL ► TAM, DOLU
EMERGENCY ► ACİL
AMBİYANS ► HAVA, ORTAM
EKSTRA ► FAZLADAN
İMİTASYON ► TAKLİT
OPTİMİST ► İYİMSER
SAVE ETMEK ► KAYDETMEK
ADİSYON ► HESAP FİŞİ
PRINT OUT ► ÇIKTI
ANONS ETMEK ► DUYURMAK
BODYGUARD ► KORUMA
DOKÜMAN ► BELGE
DİZAYN ► TASARIM
ANALİZ ► ÇÖZÜMLEME
ONLINE ► ÇEVRİMİÇİ
KRİTER ► ÖLÇÜT
PART-TİME ► YARI ZAMANLI
PESİMİST ► KARAMSAR
SLAYT ► YANSI
EMPOZE ETMEK ► DAYATMAK
DRIVER ► SÜRÜCÜ
BYE BYE ► HOŞÇA KAL
Saat 22.00'ye doğru Show'da Türk dili üzerine panel başladı.
Uykusu gelen
Osman Bey, televizyonu kapatıp yatak odasına geçerken,
kendini mutlu hissetti.
"Ne mutlu Türk'üm diyene" diye gerindi...
Türkçe üzerine bir matematik
modelleme ve bunun olası sosyal yansımaları üzerine bir zihin
jimnastiği
"Victor Hugo şiirlerini 40.000 kelime ile yazdı. Türkçe'yi en zengin kullananlardan Yaşar Kemal'in
romanları 3.500 kelimeyi geçmez" görüşü çok yaygındır. Bu görüş
haklıdır zira Türkçe'nin Fransızca'ya
oranla daha az sözcük içerdiği doğrudur. İngilizce'ye,
Almanca'ya, İspanyolca'ya
oranla da daha az sözcük içeriyor olması gerekir. Ne var ki bu Türkçe'nin daha yetersiz bir dil olduğu anlamına
gelmez! Çünkü Türkçe az sözcük ile çok şey anlatabilen bir dildir! Daha
fazla sözcük içerse bunun kimseye zararı dokunmaz ancak, gereği
yoktur.
Başka bir dilden Türkçe'ye çeviri
yapan herkes sözlüğü açtığında, aralarında minik anlam farkları olan bir çok sözcüğün Türkçe karşılığında çoğu zaman aynı
kelimeyi okur. Bu, ilk bakışta bir eksiklik gibi görünebilir, oysa öyle
değildir. Çünkü yukarıda adı geçen diller kelimelerin statik olan
anlamlarını öğrenmeye, Türkçe ise bu anlamları bulup çıkarmaya, yani
dinamik anlamlandırmaya dayalıdır. Türkçe'de
anlamları sözlükteki tanımlar değil, kelimelerin cümle içindeki
konumları belirler. Tam bu noktada, Türkçe'nin,
referans olmak üzere sadece gerektiği kadarı sözlüklere alınmış, sonsuz
sayıda kelime içerdiği bile öne sürülebilir.
İngilizce-Türkçe sözlükte "sick",
"ill" ve "patient"
ın karşısında hep "hasta" yazar. Bu
bağlamda İngilizce'nin üç kat daha fazla
sözcük içerdiği söylenirse bu doğrudur. Ancak, aradaki farkların Türkçe'de vurgulanamadığı söylenmeye kalkılırsa bu
yanlış olur: "doktor falanca beyin hastası olmak",
"böbrek hastası olmak", "Internet hastası olmak",
"filanca şarkının hastası olmak" arasındaki farkı Türkçe
konuşan herkes bir çırpıda anlar. Bunun nasıl olabildiğini görmek zor
değildir. Bir kalem alıp, alt alta:
3 + 5 =
12 + 5 =
38 + 5 =
yazmak, sonra da bunları toplamak
yeterlidir. Hepsinde aynı "+ 5" yazdığı halde sonuçlar farklı
çıkıyorsa, Türkçe'de de hepsinde aynı
"hastası olmak" ifadesi geçtiği halde sonuçlar farklı
olacaktır. Türkçe'nin az araç ile çok iş yapmasının
sırrı matematikte yatar. 0 dan
Türkçe'deki herhangi bir fiilin
çekiminin ve kelimelerin nasıl çoğul yapılacağının öğrenilmiş olması,
henüz varlığı bile bilinmeyen, 5 yıl sonra Türkçe'ye
girecek fiillerin nasıl çekileceğinin ve 300 yıl önce unutulmuş
kelimelerin çoğullarının ne olduğunun biliniyor olması demektir. Bu
tıpkı birinci dereceden 2 bilinmeyenli bir denklemin nasıl çözüleceği
öğrenildiğinde, sadece x
= 6, y = 23
olan denklemlerin değil, aynı dereceden bütün denklemlerin nasıl
çözüleceğinin öğrenilmiş olması gibidir. Oysa sözgelimi İngilizce'de "go", " went" olurken "do", "did"
olur. Çoğul ekleri için de durum aynıdır: "foot", "feet"
olurken "boot",
"beet"
değil "boots"
olur. Bunun tutarlı bir iç mantığı yoktur, tek çare böyle olduklarının
bellenmesidir.
Türkçe'de ise, statik kelimeleri
ezberlemek yerine dinamik kuralları öğrenmek gerekir. Türkçe'de neredeyse istisna bile yoktur. Olanlar da
ses uyumu gereği alma olması gereken meyve isminin elma biçimine dönmesi
gibi birkaç minör istisnadır. Kurallar ise neredeyse, bu dili icat
edenlerin Türk olduğuna inanmayı zorlaştıracak kadar güçlü ve
kesindir.
Bu noktadan sonra, anlatılanları matematik olarak formüle
etmek, aradaki ilişkiyi somutlaştırabilmek açısından yararlı olacaktır.
Bunu yapmanın en kolay yolu ikili sayı sistemini kullanmak olduğu için
de yalnızca 0 ve 1 leri kullanmak yeterlidir.
İzleyen örneklerde [1 = var] ve [0 = yok] anlamında
kullanılmışlardır.
|
KELİME KÖKÜ |
ÇOĞUL EKİ |
MATEMATİK İFADE |
|
ev |
|
1.0 |
|
ev |
ler |
1.1 |
|
|
ler |
0.1 |
Türkçe'deki bütün kelimelerin 2
bit olduğu varsayılabilir (ileride bit sayısı artacak). Tekil olan
bütün kelimeler 1.0 (kelime kökü var; çoğul
eki yok), çoğul olanlar ise 1.1 dir (kelime
kökü var; çoğul eki var). Bu kural hiç değişmemek bir yana, öylesine
güçlüdür ki Türkçe'de başka hiç bir dilde
yapılamayacak bir şey yapılıp, olmayan bir kelimenin çoğulu dahi
söylenebilir (0.1). Birisi karşısındakine
sadece "ler" dediğinde, alacağı
tepki: "anladık ler de, neler?"
türünden bir cevap olacaktır. Bir şeylerin çoğulunun söylendiği
bellidir de, neyin çoğulunun kastedildiği açık değildir.
|
VURGULAMA |
SIFAT KÖKÜ |
ZAYIFLATMA |
MATEMATİK İFADE |
|
|
kırmızı |
|
0.1.0 |
|
kıp |
kırmızı |
|
1.1.0 |
|
|
kırmızı |
msı |
0.1.1 |
|
kıp |
kırmızı |
msı |
1.1.1 |
Türkçe'deki sıfatların anlamını
kuvvetlendirmeye veya zayıflatmaya yarayan bu kural da hiç değişmez.
Hatta istenirse bu kurala uyan ama hiç bir sözlükte bulunmayan, hem
kuvvetlendirilmiş hem de zayıflatılmış garip sıfatlar bile
türetilebilir. "Güneş doğmazdan az önce ufuk kıpkırmızımsı (kıp +
kırmızı + msı; [1.1.1]) bir renk aldı"
dendiğinde, herkes neyin kastedildiğini anlayacaktır. Çünkü ayaküstü
türetilen bu sıfat, hiç bir sözlükte yer almaz ama,
Türkçe konuşan herkesin çok iyi bildiği bu kurala uygundur.
Fiil çekimlerinde de işler farklı değildir. Burada zorunlu
olarak kişi için 3, zaman için 2 bitlik gruplar kullanılacak. Çoklu bit
grupları şunları ifade edecek:
011 = ben
010 = sen
000 = o
111 = biz
110 = siz
100 = onlar
-------------
00 = geniş zaman
11 = şimdiki zaman
10 = gelecek zaman
01 = geçmiş zaman
|
KÖK |
YETERLİLİK |
OLUMSUZ |
ZAMAN |
HİKAYE |
RİVAYET |
KİŞİ |
MATEMATİK İFADE |
|
oku |
(y)abil |
|
di |
|
|
m |
1.1.0.01.0.0.011 |
|
oku |
(y)a |
ma |
z |
|
mış |
sın |
1.1.1.00.0.1.010 |
|
gel |
|
me |
(y)ecek |
ti |
|
|
1.0.1.10.1.0.000 |
|
git |
|
me |
di |
|
|
k |
1.0.1.01.0.0.111 |
|
şaşır |
abil |
|
ecek |
ti |
|
niz |
1.1.0.10.1.0.110 |
|
bil |
|
|
(i)yor |
|
|
lar |
1.0.0.11.0.0.100 |
Tabloda zaman ile ilgili küme 3 bit yapılıp geçmiş zaman
"di'li geçmiş" ve "miş'li geçmiş" olarak ikiye ayrılabilir, soru
bileşkeni için ayrı bir bit eklenebilir, emir ve şart kipleri de işin
içine katılabilir ancak, sonuç değişmezdi.
Cümleleri oluşturan öğelerin (özne, nesne, yüklem, vb...)
sıralaması da rastgele değildir. Türkçe
cümleler bir tür "crescendo" (şiddeti giderek artan dizi)
izlerler. Bütün vurgu en sonda yer alan yüklem (fiil) üzerindedir.
Diğer öğelerin önemi, yükleme olan yakınlık/uzaklık konumları ile
belirlenir. Yükleme yakınlaşıldıkça önem
artar. Gene matematiksel olarak ele almak gerekirse, cümleyi oluşturan
her bir öğenin toplam öğe sayısı kadar haneden oluşan bir matematik
değere sahip olduğu varsayılabilir. "Dün Ahmet camı kırdı"
cümlesi 4 öğeden oluşmaktadır; o halde her öğe 4 haneli bir değere sahip
olacak, ilk öğe en düşük, son öğe ise en yüksek değeri taşıyacaktır.
|
CÜMLE |
MATEMATİK DEĞER |
MATEMATİK DEĞER |
MATEMATİK DEĞER |
MATEMATİK DEĞER |
|
1 |
Dün |
Ahmet |
camı |
kırdı. |
|
2 |
Dün |
camı |
Ahmet |
kırdı. |
|
3 |
Ahmet |
dün |
camı |
kırdı. |
|
4 |
Ahmet |
camı |
dün |
kırdı. |
|
5 |
Camı |
dün |
Ahmet |
kırdı. |
|
6 |
Camı |
Ahmet |
dün |
kırdı. |
Tablodaki cümleler tek, tek ele alındıklarında:
1. cümle: Dün Ahmet bir iş yaptı ve bu camı kırmak oldu.
2. cümle: Dün kırılan camı başkası değil Ahmet kırdı (suçlu Ahmet!).
3. cümle: Ahmet'in dünkü işi camı kırmak oldu (belki önceki gün kitap
okumuştu).
4. cümle: Ahmet camı herhangi bir zaman değil, dün kırdı (yarın kırması
gerekiyor olabilirdi).
5. cümle: Cam düne kadar sağlamdı, kırılmasının suçlusu ise Ahmet.
6. cümle: Camı Ahmet zaten kıracaktı, bunu dün yaptı.
Cümleyi oluşturan öğeler kesinlikle aynı kalırken (cam hep
'i' haliyle 'camı' olarak kaldı; fiil hep 3. tekil şahıs, di'li geçmiş zamanda çekildi, vb.) sadece
yerlerinin değişmesi cümlelerin anlamlarını da değiştirdi. Her cümlede
0011, 0001'den daha fazla, 0111 bu ikisinden daha fazla, 1111 ise
hepsinden daha fazla önem taşıdı. Anlamı belirleyen de zaten her bir
öğenin matematik değeri oldu.
Kelimelerin statik anlamlar taşıdıkları dillerde, zaman
belirtecinin (dün) yeri değiştirilerek elde edilebilecek 2 çeşitlemenin
dışında diğer anlamları vermek için kip değiştirmek (edilgen kip - passive mode kullanmak) veya araya açıklayıcı başka
kelimeler eklemek gerekir. Türkçe konuşanlar ise her bir cümlenin
diğerinden farkını derhal anlarlar.
Matematik
ile olan alış-veriş yalnızca verilen örneklerle sınırlı değildir. Türkçe'nin ne tarafı ele alınsa bu ilişki ile yüz,
yüze gelinir.
Türkçe'nin bu özelliğini "İnsanlar
kendilerine ulaşan mesajları nasıl anlarlar? Bunun kullanılan dil ile
bir ilgisi var mıdır? Bir Fransız, bir İngiliz, bir Türk aynı mesajı
kendi ana dillerinde alsalar, birbirleri ile aynı şekilde mi, yoksa
farklı mı algılarlar? Eğer dilin algılamayla ilgisi varsa, işin içine
bir dil karışmadığında yani sözgelimi bir pantomim gösterisi izlenir
veya üzerinde hiç yazı olmayan bir afişe bakılırken, dil ile ilgili bu
alışkanlıklar nasıl etki ederler?" türünden sorulara yanıt ararken
fark ettim. Bu özellik konuya ilgi ve sabırla yaklaşıp, bakmayı bilen
herkesin görebileceği kadar açık. O nedenle, bu güne kadar kesinlikle
başkaları tarafından da görülmüş olmalı. "Türkçe çok lastikli,
nereye çeksen oraya gidiyor" diyenler de aslında, hayal meyal bu
özelliği fark eder gibi olup, ne olduğunu tam adlandıramayanlardır.
Türkçe teknik açıdan mükemmel bir dildir. Bu mükemmelliğin
nedeni matematik ile olan iç içeliktir. Keza,
ne yazık ki Türkçe'nin, bu dili konuşanlara
kurduğu tuzak ta buradadır.
Kentli - köylü, eğitimli - eğitimsiz, doğulu - batılı,
vb... kültür çatışmaları dünyanın her yerinde vardır. Gene dünyanın her
yerinde iyi, kötü işleyen bir "asimilasyon" ve/veya
"adaptasyon" süreci bu çatışmayı kendi içinde bir takım
sentezlere götürür. Türkiye bu açıdan dünya genelinin biraz dışındadır.
Bizde "asimilasyon" ve/veya "adaptasyon" süreci ya
hiç çalışmaz, ya da akıl almaz bir yavaşlıkta çalışır. Sorun, başka
sebeplerin yanı sıra kullandığımız dilden de kaynaklanmaktadır.
Düşünme, kendi kendine sözsüz konuşma olarak kabul edilirse (bence
öyledir), anadilin kişilerin düşünce yapısı üzerinde etkili olduğunu da
kabul etmek gerekir; insanlar kendi anadillerinde düşünürler. Türklerin
büyük paradoksu işte buradadır. Teknik açıdan mükemmel bir dil olan
Türkçe, kendi dışımızdaki dünyayı kendimizce değiştirmeden, olduğu gibi
algılamaktaki en büyük engelimizi oluşturmaktadır.
Örneğin, Türkiye dışına yabancı işçi olarak giden ilk nesil
gerek bulundukları ülkenin dilini öğrenme, gerekse oradaki yaşam
biçimine ayak uydurma konusunda muhteşem bir direniş gösterdiler. Bu
direnişin boyutları o denli büyük oldu ki, başka hiç bir diasporada gözlenmeyen gelişmeler yaşandı. Türk diasporası, gettolaşıp kendi kültürünü gene kendi
içine kapanık bir çevrede yaşayacak yerde, kendi kültür kurumlarını o
ülkeye ithal etti. Asimile olmaya en dirençli kültürlerden biri kabul
edilen İspanyollar, gittikleri yere sadece gazetelerini ve bazen de
radyolarını taşımakla yetinirken; Türklerin bunlara ek olarak (hem de
birden çok) televizyon kanalları ve hatta kendi fast-food'ları (lahmacun, döner, vs...) oldu. Bunları
başaran insanların yeteneksiz olduklarına, uyum sağlamayı da bu
yeteneksizlikleri yüzünden beceremediklerine hükmetmek en azından adil
ve gerçekçi olamaz. Keza, böylesine önemli bir kültür direnişi
gösterenlerin, orada doğan çocuklarını eğitirlerken, bunca sahip
çıktıkları kültürlerini göz ardı etmiş olmaları da düşünülemez. Ancak
gözlemlenen o ki, orada doğan ikinci nesil, gene sözgelimi İspanyollar
arasında hiç görülmediği kadar hızla asimile oldu. Bunun nedenini
evdeki Türkçe'nin yanı sıra okulda öğrenilen
ve ev dışında yaşanan, o ülkenin dili faktöründe aramak çok yanıltıcı
olmayacaktır.
Biz Türkler, konuşmayı öğrenirken (tıpkı sick, ill, patient örneğinde olduğu gibi) farklı durumların
farklı kavramlar oluşturduğunu, bu farklı kavramların da farklı adları
olması gerektiğini öğrenmeyiz. Aynı adı taşıyan farklı kavramları
birbirinden ayırmaya yarayacak sezgisel (sezgisel => doğal => matemetiksel) yöntemin kurallarını öğrenmeye
başlarız. Sezgiselliğe şartlanmış beyinler ise dış dünyayı hiçbir
değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi algılamayı bilemediklerinden,
bildikleri tek yönteme yani kendilerince anlam çıkarsamaya veya başka
bir ifadeyle "sezdikleri gibi algılamaya" yönelirler.
Algıladıkları kavramların tümü kendi çıkarsamaları
doğrultusunda şekillenmiş olan, kendilerince tanımlanmış bir dünyada
yaşayan insanlara ulaşan mesajlardaki kodlar ne kadar "herkesçe
bir örnek" algılanabilir? Üzerinde emek harcanmaya değer temel
sorulardan biri budur. Bu sorunun yanıtı belirginleştikçe, neden
batıdaki sistemlerin bir türlü Türkiye'de oluşturulamadığı sorusunun
yanıtı da belirginlik kazanabilir.
Türkçe'nin kendi iç
dinamiklerinden kaynaklanan bu özel durum kuşkusuz tüm iletişim
alanları için geçerlidir. Yunus Emre'nin okuması, yazması olmayan
göçebe Türkmen boyları arasında 700 yıl boyunca bir nesilden diğerine
büyük bir sadakatle, sözlü kültür ürünü olarak aktarılmasının ardında Türkçe'nin sezgiselliğini sonuna kadar kullanmadaki
becerisi vardır. Tanzimat ve Cumhuriyet aydınlarının bir türlü geniş
kitlelere seslerini duyuramamalarının nedeni de gene aynı denklemin
içinde aranmalıdır. Fransız gibi, Alman gibi düşünmeyi öğrenenler,
meramlarını anlatırken bunu yeni öğrendikleri düşünce sistematiği
içinde yapmaya kalkışmış ve Türk gibi anlatmayı becerememiş
olduklarından başarısız kalmışlardır.
Mesajlar sadece algılanabildikleri kadar etkili olurlar.
Mesajları üretenlerin kendi konularına ne kadar hakim
oldukları mesajın bütünlüğü açısından önemlidir ama, hitap edilen
kişilerin kendilerine yönelen mesajları nasıl algıladıkları her şeyden
daha önemlidir.
(http://www.bilimkurgu2000.com/Bilimsel/BY12.asp)