POSTMODERNiZM

Hazırlayanlar: Cansevil Tebiş- Fatih Yayla-Ayşegül Atak Yayla

(GÜGEF-Müzik Eğitimi Bölümü)

 

I. TANIMI, KÖKENİ, DOĞUŞU ve TEMSİLCİLERİ

1.1 Postmodernizm Nedir? Kökenleri Nelerdir?

Postmodernizm tartışmaları teori alanında, modernist sanat biçimleri ve pratiklerinden koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıntıyı tanımlayan mimari, edebiyat, resim vb. alanlarda yeni "postmodern" kültür biçimlerinin işaretleri olarak başladı. Bu tartışmalar zamanla diğer bir çok alanlara da yansımıştır. Postmodernizm, modernizmin tam bir karşıtlığı ya da sonu olmaktan ziyade, modernizme bazı konularda itiraz eden, bir akımdır. Yani modernizme toptan bir karşı çıkış sözkonusu değildir. Postmodernlik yeni bir çağ değildir, modernliğin yüklendiği bazı çizgilerin yeniden yazılmasıdır ve

devralınan şeyin  dün olduğu düşünülürse mutlaka şüphe edilmelidir. Modernlik ve postmodernlik arasında farklılık söz konusudur. Modern estetik, nostaljik olmakla birlikte yüceliğin estetiğidir. Güzel biçimlerin tesellisini ve elde edilemez olanın nostaljisini paylaşmayı mümkün kılan bir zevk uzlaşmasını inkar edecektir. Bunlardan hoşlanmak için değil, sunulamayanın güçlü bir anlamını veren yeni sunumları araştıracaktır. Sonuçta postmodernizmin işi gerçeği sunmak değil algılanabilen ancak sunulamayan imaları keşfetmek olmalıdır.

Postmodernizm teriminin ilk kullanılışı 1870 ‘lerde Britanyalı sanatçı John Watkins  ve 1917’ de Rudolf Pannwitz tarafından olmuştur. “Post” ların başlayışı 1880’ de “Post-Empresyonizm” 1914-1922’ de “Post-Endüstriyel” ile olmuştur. 1960’ lardan sonra toplumsal düşüncede, ekonomide, edebiyatta ve dinde çoğalmıştır. Olumsuz bir ideolojiyi aşmanın olumlu duygusu 1970’lerde Postmodernizm tartışmasının iki merkezi olan mimari ve edebiyatta gelişti. Fransız postyapısalcılarının 1970’lerin sonunda Amerika’da kabul görmesinden sonra ön plana çıktı.

Postmodern terimi muhtemelen ilk kez Arnold Toynbee tarafından 1934’ de tasarlandı ve 1939’ da kullanıldı. Hacimli bir eser olan A Study of History’sinde Toynbee, birinci cildin ilk sayfalarındaki bir dipnotta, tarihçilerin "modern" dönem olarak göndermede bulundukları dönemin aşağı yukarı ondokuzuncu yüzyılın üçüncü çeyreğinde - yani 1850 ile 1875 arasında- sona erdiğini öne sürer. Bu, o andan itibaren "modernizm sonrası" bir döneme girildiğini, postmodernitenin yirminci yüzyıldan çok ondokuzuncu yüzyıla dek düştüğünü gösterir. Toynbee eserini yazarken modern dönemin sonuna dair bu düşünceyi pekiştirmiş ve çalışmanın 1939’da yayımlanan 5. Cilt’inde "postmodern" terimini çekinmeden ilk kez kullanmıştır. Bu noktada, modernin Birinci Dünya Savaşı sırasında 1914-1918’de sona erdiğini ve postmodernizmin iki savaş arası yıllarda 1918 ile 1939 arasında eklemlenmeye ve biçimlenmeye başladığını öne sürerek kronoloji biraz değiştirmiştir F. Jameson’un "geç kapitalizmin mantığı", A. Huyssen’in "neo-modernizm", Marc Argue’nin "üst modernizm", E. Gellner’in "görecelik", Guyy Debord"un "gösteri toplumu diye adlandırdığı ya da tanımladığı postmodernizmin veya postmodern toplumun kesin ve net bir tanımını yapmak hemen hemen mümkün değildir. Ancak genel ilkeleri ve özellikleri ya da söylemi analiz edildiğinde "modern - sonrası" ve "modern karşıtlığı" biçiminde bir tanım yapmak mümkündür. Bu konudaki açıklamalar, "özenin sonu"ndan "öznenin yükselişi"ne, "yeni bireycilik"e, "toplumun çözülüşü"nden "sivil toplum"un yeniden ortaya çıkışına, "modernliğin sonundan "başka bir modernlik"e ve "neo-modernizm"e kadar uzanıyor . Postmodernizm öncelikle dünyaya olagelen değişimlere yanıt olarak ortaya çıkar. Nitekim tarihsel olarak bakıldığında, postmodernizm askeri ve iktisadi Amerikan hakimiyeti akımının üst-yapısal ifadesi ya da en azından Avrupa merkezciliğin sonu olarak da görülebilir. Nihayet postmodernizm bir yandan tarihsel bir dönem olarak anlaşılıyor. Daha farklı bir deyimle modernlik 19.yüzyılın ikinci yarısı ve 1960’lardan sonra iki büyük kriz yaşadı, işte postmodernizm bu ikincisinin sonu olarak ortaya çıkmış kabul ediliyor. Postmodernizme yol açan gelişmeler, tek ve mutlak bilim anlayışının reddedilmesiyle başlamakta, aşırı rasyonelleşmenin insani duyarlılığı yok etmesi, araçsal aklın egemenliğinin yıkıcı sonuçları ve nihai olarak yaşam alanının yok olmasına tepki olarak şekillenmektedir. Rasyonalizme karşı da öznenin de öne çıkması yönünde bir gelişim gözlenmektedir. Postmodernizmin tarihsel ve kültürel temellerini ortaya çıkarmak amacıyla Antik Yunan Felsefesine özellikle de Sofistlere kadar gidilmiş ve  Sofistlerin septisizmi, relativizmi ve nihilizmi postmodernistlere  benzer olduğu görülmüştür. Sofistler kendilerinden önceki filozofların temel konusu olan "tabiat"ı, dış dünyayı terkederek, insana yönelmiş ve onu her şeyin merkezi, temel unsuru yapmışlardır. Sofistlerin septisizmi, relativizmi ve nihilizmi yaşadıkları dönem itibariyle yıkıcı bir özellik taşımıştır. Değer kargaşasına ya da anarşisine yol açarak tümel hiçbir ölçüyü ayakta bırakmamış, otorite ve geleneği (yasaları, hukuku, sosyal normları, ahlak kurallarını) olabildiğince sarmıştır. Postmodernistlerin Sofistlerden sonra gerek fikri, gerekse kültürel anlamda etkilendikleri akım ise yüzyılımızın başındaki "bulanım felsefesi"dir. J.J. Rouseseau ile başlayan modernizm eleştirileri Nietzshe, Heidegger, Spengler, Danilevski vb. ile belki de en üst noktasına varmıştır. Yine ardından gelen Frankurt Okulu ve takipçileri de postmodernizmi ve ilkelerini belirleyen önemli akımlardandır. 20. Yüzyılın en önemli düşünürleri olarak kabul edilen Russel, Wittgenstein, Saussere, Heidegger ve Foucault çözümlemelerinin odak noktasını fikirlerden uzaklaştırıp düşüncenin ifade edildiği dile kaydırdılar. "Anlamlı düşünceyi sağlayan nedir ? sorusuna "dilin yapısı" cevabını verdiler. Postmodernizmin fikri temellerinde biri de yapısalcılık ve postmodern yapısalcılık akımlarıdır . Postmodernizmi, ikinci dünya savaşı sonrası ve özellikle son 20-30 yıldır siyasal, kültürel ve toplumsal yaşamda meydana gelen köklü değişimlerin klasik sosyolojik çerçeveleri zorlamış olmasıyla da alakalı görmek mümkündür. Gelişmiş kapitalist ülkelerde, kapitalizm önemli bir mahiyet değişimi yaşamıştır. Marksizm’den başlamak üzere kapitalizm ve modernizm hakkında 19. Yüzyılın sonlarıyla yirminci yüzyılın ilk üç çeyreğinde hüküm sürmüştür. Lyotard, hayatı bütünlüğüyle açıklama ve yönlendirme iddiasındaki (özgürlük, eşitlik, adalet, evrim, rasyonalizm gibi) Aydınlanma ideallerinin hepsini meta anlatılar olarak adlandırmakta ve bu tüm meta anlatıların anlamını yitirdiğini, hiç bir hükmünün kalmadığı söylemektedir. Denilebilir ki, postmodernizm indirgenebilir ve akademik ilgiye konu edilebilir bir çerçeveye ilk kez Lyotard’ın bu yaklaşımıyla kavuşmuştur. Diğer bir yaklaşım, kendisini, kendi çıkış noktası olan marksizmin de üzerinde gören ve kendisini aydınlanmacı ideallerin savunusuna adayan Habermas’ın (1983) yaklaşımıdır. Habermas’a göre bugün postmodernlik iddiasında bulunan, başka bir deyişle postmodernlik olarak nitelenerek savunulan idealler, Aydınlanmanın projesi olarak modernliğin söyleminde gösterilmiştir. Bu ideallerin realizasyonu, bu yüzden modernliğin terk edilmesiyle değil, daha fazla modernlikle, daha fazla akıl, rasyonellik ve aydınlanmayla olabilecek bir şeydir. Yine  Marksist olan Frederiz Jameson’un (1994), postmodern olarak işaret edilen görüngülerin tamamını geç kapitalizmin kültürel mantığına indirgeyen yaklaşımı. Dördüncü, genellikle Theory, Culture , Society etrafında şekillenen ve kaziye olarak, yaşanan gerçekliğin kesinlikle modernlik olarak bilinegelen gerçekliği tanımlayan kavramsal araçlarla artık tüketilebilmekten çok uzaklaştığını, bu yüzden her hâlükârda yaşanan gerçekliği anlaşılabilir kılacak bir disiplinin geliştirilmesi gerektiğini telkin eden bir yaklaşım. yine  Marksist olan Frederiz Jameson’un (1994), postmodern olarak işaret edilen görüngülerin tamamını geç kapitalizmin kültürel mantığına indirgeyen yaklaşımı ve Theory, Culture , Society etrafında şekillenen ve kaziye olarak, yaşanan gerçekliğin kesinlikle modernlik olarak bilinegelen gerçekliği tanımlayan kavramsal araçlarla artık tüketilebilmekten çok uzaklaştığını, bu yüzden her hâlükârda yaşanan gerçekliği anlaşılabilir kılacak bir disiplinin geliştirilmesi gerektiğini telkin eden bir yaklaşımdır. Bryan S. Turner, Roland Robertson, Frederic Jameson, Georg Stauth ve Mike Featherstone gibi sosyologlar postmodernizmin küreselleşme ve tüketim kültürü gerçeği eşliğinde anlaşılması gerektiğinde ısrar ederek, bu alanda her birinin kendine özgü tarz ve nüanslarla ve tikel katkılarla önemli ölçüde bir postmodernizm sosyolojisinin adından söz ettirmişlerdir. Kuşkusuz onların her biri artık postmodern bir durumda yaşamakta olduğumuz yönündeki bir varsayımı problemsiz olarak kabul ediyor değildir. Hatta aralarında postmodern nitelemesini reddederek kendi analizlerini temellendirenler de vardır .

1.2  1.2  Modernist ve Postmodernist Paradigma

Modern çağ, kozmolojinin ve metafiziğin yerini alan felsefi epistemolojinin merkezi bir ağırlık kazandığı dönemdir. Bu çağda kuşkuculuk, indirgemecilik ve bireycilik güçlenmiş, geleneksel otorite ise zayıflamıştır. Murphy bu dönenim üç önemli felsefi teze sahip olduğunu söyler. Birincisi epistemolojik felsefi temelciliktir. Bilginin yalnızca kesin temel inançlar üzerine yeniden inşasıyla Toplum, onlara göre, dil oyunlarının esnek ağlarıyla örülür. Dil oyunlarının bütününden oluşan bu örgü, kişileri en uygun biçimde birbirine bağlar, farklılıkların kabul edilmesi ve tanınmasına karşın onları yaklaştırır da. Sonuçta, postmodernist düşüncede insanlar farklı idealleri taşıdıkça "uzlaşma" (konsensüs) temeline oturtulmaya çalışılmaz. Buna göre, farklı değerlerle kurulan her dil oyununa -eğer gerçeklik gerçekten kavranmak isteniyorsa- itibar edilmeli ve üzerinde durulmalıdır. Bütün bunların yanısıra, doğrusu pek çok postmodern yazarın çektiği temel güçlük düalist olmayan sağlam bir toplum kavramsallaştırmasına gidememekten kaynaklanır. Modernist söylem, Bell’in ve Habermas’ın yazılarında çeşitli örneklerini rastladığımız "ilerleme" ve "mantık" gibi üstün kriterleri baz alır. Postmodernist söylem ise sosyal hayatı "aykırılık" ve "belirsizlik" temelinde analiz eder. Böylece, tartışma birbiriyle açıkça çatışan iki epistemolojik pozisyon etrafında kutuplaşır; bir yandan modernizm rasyonel düşüncenin gücü yoluyla insan kapasitesinin mükemmelleştirilmesi inancını ortaya koyar, diğer yandan postmodernizm modernistlerce şampiyonluğu yapılan bu etnik merkezci (etnosentrik) rasyonalizmi ağır biçimde eleştirir. Dil açısından baktığımızda, modernist söylemde dilin kendinden başka her şeyi ifadelendirmeye yarayan bir araç olduğunu görürüz. Bu söylem, kendini hikayelendirmelerle meşrulaştıran bir meta söylemdir. Dolayısıyla modernizm, söylemi aracılığıyla toplayıcı ve kontrol edicidir. Oysa postmodernist söylemde sistemler temelde insan kontrolünden bağımsız, dünyanın yalnızca bize ait olduğu varsayımıyla yola çıkan tasarımlardır. doğrulanabileceği görüşüdür. İkinci tez, dilin temsil ettiği nesne ve olgular yoluyla asıl anlamını kazandığını savunur. Üçüncü tez atomizmdir; toplum ve topluluklar karşısındaki öncelliği olduğu varsayılan modern bireycilikle örneklendirilebilir. Postmodern düşünce ise dönemin bu üç modern tezinden kesin olarak ayrılır. Postmodern düşünürlerin daha çok iki önemli epistemolojik pozisyonu gözönünde bulundurduklarını görülür. Bunlar, çoğunlukla dilin felsefesinde ve anlam teorisinde takınılan holistik ve pragmatik tavırlardır. Modernistler topluma ait bilgiyi ve dili insanların bir araya toplanması olarak düşünürken, postmodern düşüncede dilin ve topluluğun rolü arasında vazgeçilmez bir ilişki öne sürülür. Toplumun yapısal elementlerle düzenlendiğine inanlar, postmodernistlerin bir düzen ihtiyacı içerisinde olmamalarından yakınırlar. Her ne kadar postmodernistler "düzen"i tümüyle reddetmezlerde de, düzenin soyut ifadelendirilmeleri postmodernizmin içerisinde ciddi biçimde sorgulanır.

Modernist söylem, "ilerleme" ve "mantık" gibi üstün kriterleri baz alır. Postmodernist söylem ise sosyal hayatı "aykırılık" ve "belirsizlik" temelinde analiz eder. modernizm, söylemi aracılığıyla toplayıcı ve kontrol edicidir.

Postmodernist söylemde sistemler temelde insan kontrolünden bağımsız, dünyanın yalnızca bize ait olduğu varsayımıyla yola çıkan tasarımlardır. Postmodernizm, modernliğin açmazlarına karşı bir savaşım ve hesaplaşmadır. Modern toplumun içine girmiş olduğu bunalım, postmodernin temelinde yer alan bir ön kabuldür. Bu bunalım krizi yansıttığı ölçüde postmodernizm eleştirel, olumlu, katkı yapıcı ve sorgulayıcıdır. Ve öyle görünüyor ki, postmodern teriminin güçlü yanını bu eleştirel boyutu oluşturuyor. Asıl sorun ise postmodernizmin, moderniteden bir kopuşu dile getirmesi, bir başka deyişle, postmodernizmin kendini bir alternatif olarak, yeni bir kültürel oluşum, yeni bir dönem olarak sunmasıdır. Modernizm - Postmodernizm tartışmasının temel nedeni de burada yatmaktadır .

 

II. MODERNİZMDEN POSTMODERNİZME

Postmodernizm edebiyat eleştirisinde Irving Howe ve Harry Levin’in modernist hareketin tahrip oluşuna matem tutmak için “Postmodernizm” terimini kullandıkları 1950’lere kadar uzanır.  Postmodernizm ilkin 1960’larda Leslie Fiedler ve Ihab Hassan gibi postmodern edebiyatın ne olduğuna ilişkin oldukça farklı görüşleri olan edebiyat eleştirmenleri tarafından kullanıldı.Terimin önce mimariyi, sonra dans, tiyatro, resim, film ve müziği kapsayarak yaygın bir geçerlilik kazanması 1970’li yılların başlarına rastlar.

Klasik modernizmden postmodern kopuş mimari ve görsel sanatlardan oldukça fark edilir olmasına rağmen, edebiyat alnında postmodern bir kopuş nosyonunu araştırmak daha zor olmuştur. 1970’lerin sonlarına doğru postmodernizm Paris ve Frankfurt yoluyla Avrupa’ya göç etti. 1980’lerin ilk yıllarıyla birlikte sanattaki modernizm / postmodernizm öbeği ve toplumsal teorideki modernite / postmodernite öbeği batılı toplumların entelektüel hayatlarındaki mücadele alanlarında biri haline geldi. Modernizmden kopuş hiçbir yerde yakın dönem Amerikan mimarisinde olduğundan daha bariz görülemez. Mies van der Rohe’nin camdan yapılmış işlevselci perde duvarlarına hiçbir şey bir çok post modern bina cephelerinde geçerli gelişi güzel tarihsel aktarmalardan daha uzak olamaz. Aslında geçmişin çeşitli hayat biçimlerine yönelik artan nostalji, 1970’lerin ve 1980’lerin kültüründeki güçlü bir gizli akım gibi görünüyor. Ve bu nedenle sadece mimaride değil, sanatta, filmde, edebiyatta ve geçtiğimiz yılların kitle kültüründe de bulunan bu tarihsel eklektizmi, eski güzel günlere duyulan nostaljinin kültürel eşdeğerlisi olarak ve geç kapitalizmde azalan yaratıcılık oranının göstergesi olarak oldukça cezbedicidir.

Modernizmi basitçe bir safra gibi atıverdiği noktada postmodernizm, kültürel aygıtın kendisini kökten yeni olarak yasallaştırdığı isteklerine teslim olur ve modernizmin kendi zamanında karşılaştığı zevksiz önyargıları yeniden canlandırır. Postmodernler için anlaşmazlık nedeni haline gelen şey modernizmin özgün bir imgesidir ve postmodernizmin modernist gelenekle sorunlu ilişkisini ve farklılık iddiasını anlamak istiyorsak bu imgenin yeniden inşa edilmesi zorunludur. Mimari bize söz konusu sorunların yer aldığı en güzel örnekleri sunar. Modernist ütopyanın kendi iç çelişkileri yüzünden politika ve tarih karşısında yok olduğu gözlenmiştir. 1945’ten sora modernist mimaride toplumsal görüntüsünden uzaklaşarak iktidar ve temsil mimarisi haline geldiği gözlenmiştir. Modern hareketin can çekişmesini tarihe kaydeden postmodern mimarinin sözcülerinden Charles Jencks olmuştur. Modern mimarinin sembolik ölüm anını 15 Temmuz 1972 de öğleden sonra 15.32 olarak tespit etmiştir.

1970’lerde yeni olan eleştiren tavırdan  vazgeçen büyük ölçüde tasdikleyici bir postmodernizmin ortaya çıkışı, modernizmin avangard olmayan terimlerle yeniden tanımlanmasıdır. 1960’ların sanat, mimari ve edebiyatını tanımlamak için kullanılan dil “avangardizm”den kaynaklanırken postmodernizm terimi ancak 1970’lerde yaygın olarak kullanılmıştır. Ve ancak şimdi sahici bir postmodern ve postavangard kültüründen söz edilebilir. 1970’li yılların ortalarında teknoloji, medya ve popüler kültür hakkındaki iyimserlik yerini daha temkinli ve eleştirel değerlendirmelere bırakmıştır.  

2.1 Şüpheci Postmodernistler, Olumlayıcı Postmodernistler

Genel olarak çok çeşitli postmodernizm biçimi olduğu halde, toplum bilimleri söz konusu olduğunda iki genel eğilimden söz edilir: Şüpheci postmodernistler ve olumlayıcı postmodernistler. Kötümser, negatif, kasvetli değerlendirmeler yapan postmodernistler çağın parçalanma, çözülme, hastalık, anlamsızlık ve toplumsal kaos çağı, ahlaki değerlerin bulanık olduğu bir çağ olduğunu ileri sürerler. Bu eğilimdeki postmodernistler dünyadan bezmiş bir tavır takınırlar ve gerçekten bir şey çıkmasının imkansız olduğuna inanırlar. Modernliğin yıkıcı karakterinin postmodern çağı, korkunç, acımasız, yabancılaştırıcı, ümitsiz, yorgun ve ikircikli olan her şeyle karakterize olan radikal aşılmaz bir belirsizlik çağı kıldığını iddia ederler.

Olumlayıcı postmodernistler şüpheci postmodernistlerin modernliğe yönelttikleri eleştiriye katılmalarına rağmen postmodern çağa daha umutlu ve iyimser bakarlar. Genellikle iyimser tavır takınan olumlayıcılar süreçleri takip etme eğilimindedirler. Olumlayıcıların çoğu dogmatik ve ideolojik olmayan, gelip geçici deneysel bir felsefi ve ontolojik düşünsel pratik bulma peşindedirler. Bir etiği olumlamaktan, normatif seçimler yapmaktan ve belli bir konuyla sınırlı siyasi birlikler oluşturmaya çalışmaktan çekinmezler. Olumlayıcıların çoğu değer tercihlerinin diğerlerinden daha üstün olduğunu iddia ederler ki şüpheci postmodernistlerin onaylamayacağı bir akıl yürütme biçimidir.

Şüpheci postmodern ve olumlayıcı postmodern kategorilerinin hem avantajları hem de dezavantajları vardır. Sonuç olarak iki kategoride toplum bilimleri için yararlıdır.

Postmodernizme esin veren Alman filozları Nietzsche ve Heideger’dir. Bu düşünsel mirasa rağmen postmodernizmin en sert eleştiricileri çağdaş Alman filozofları, özellikle de Habermas’tır. Postmodernizmin Fransa’da sempati karşılandığı söylenemez. Fransa’da ki temsilcisi de Derrida’dır. Postmodernizmin Fransa’da ve Avrupa ülkelerinde gözle görülür biçimde gerilemesi bitişinin yakın olduğu düşüncesini uyandırıyor.

Öznenin ölümü ve dönüşü; Frank, Vattimo bireyselcilik; Lipovetski bireyin kimliği; Ferry ve Renaut, antihümanizm; Ferry, Renaut ve Soper, kinizm; Sloterdijk, Heidgger ve Nietzsche felsefesi; Farias, Fedier, Ferry ve Renaut, kihilizm; Vattimo, ve Paris Mayıs 1968 geleneği ise Ferry ve Renaut tarafından temsil edilmişlerdir. Postmodernistlerden Granier, Deleuze, Miller, Vattimo Nietzsche ve Heideger gibi hakikat, akıl ve ahlaki evrensellerin olabilirliği konusunda şüpheci bir yaklaşım geliştirir iyi ve kötü terimlerin yetersiz olduğuna inanır ve insanların anlama konusunda öznel ve birbiriyle çatışan yorumlar getirmekten öteye gidemeyeceklerini ısrarla vurgularlar. Etnometodoloji’den Garfinkel “anlam farklı bağlamlarda serbestçe değişir” görüşünü ortaya koyar. Husserl ve fenemoloji kişisel bilgiyi yeniden ele almaya, söz merkezci dünya görüşlerini reddetmeye ve geçmişten, tarihten gelen derslerden şüphe duymaya yönlendirir.

III. POSTMODERNİZM VE BİLİM KURAMI OLARAK POSTMODERNİZM

3.1 Postmodern Toplum Bilimi

Postmodern tarih anlayışından vazgeçmenin etkisi en çok, zaman ve mekan           konusunda özel iddialar dile getiren, şehir bölge kalkınması, kamu yönetimi, planlaması, uluslararası ilişkiler ve coğrafya gibi alanlarda hissedilir. Postmodernizm tarih, zaman ve mekan konusundaki bütün modern varsayımları ortadan kaldıracak olursa toplum bilimlerinin tamamının yeni baştan yaratılması gerekecektir. Şüpheci postmodernistlerin önerisine uyulduğu taktirde modern zaman ve mekan anlayışları kenara atılacak, bunun saptanabilir sonuçları doğacaktır. Çizgisel zaman olmadan bilimsel çerçeve içinde neden-sonuç ilişkisi saptamak zordur, çünkü birini diğerinden ayırabilmek için zamansal öncelik belirlenmelidir.

Bütün tarihi ortadan kaldırma çabaları (tarihin sonunun postmodern eşdeğeri) toplum bilimleri için yıkıcı sonuçlar içerir. Modern toplum bilimi büyük ölçüde temelde tarihsel bir karakterde olan geçmiş insan deneyimlerinden çıkarılan kanıtlara dayanır. Toplum bilimi günümüzdeki eylemleri daha etkin hale getirmek için önceki dönemlerden öğrendiklerimizi kullanmamızı gerektirir. Ama gerçek diye bir şey yoksa ve bütün yorumlar eşit ölçüde ilginçse zaman ve tarih bu rolü oynayamaz. Postmodernistlerin toplum bilimi içinde kendilerine yer bulmaları zor olduğu için yararlanmak için tarihe bakarken çok dikkatli olmaları gerekir. Sistem analistleri ve yapısalcı toplum bilimciler de tarih konusunda postmodernistlere benzeyen bir görüşe sahiptirler. Olumlayıcı postmodernistler tarih, zaman ve mekan konusunda o kadar tehdit edici değillerdir. Bütün postmodern toplum bilimcilerin bütün bu boyutların ortadan kaldırılmasından yana oldukları söylenemez. Bazıları sadece yeniden tanımlamalar yapmak ve yeni kullanım biçimleri bulmak peşindedir. Modern toplum bilimi postmodernlerin zaman ve mekan tanımlarını kabul etmiştir. Postmodern planlamacılar mekan ve zamanı politik olarak kullanmayı amaçlarlar. Postmodernizmin zaman ve mekan hakkında yaptığı tanımlamalar uluslararası ilişkiler alanında da etkili olmuştur. Uluslar arası ilişkiler alanındaki postmodernistler coğrafya ve mekanın özerk, yalıtılmış, ayrı, sabit kimlikler olmadıklarını, bir “çekişme düzlemi” tarafından tanımlandıklarını iddia ederler.

Postmodern zaman, mekan ve tarih anlayışlarının toplum bilimlerine uygulanması postmodernistler arasında önemli görüş ayrılıkları yaratmıştır. Siyaset teorisyenleri ise postmodernizmin kritik bir değişken olarak zamanı mekan ve coğrafyadan daha öne çıkardığını düşünürler.

Daha yeni filizlenen bu tartışmanın kolay bir çözümü yoktur, zaten postmodern bir tartışmada kazanan da yoktur.

3.2 Postmodernizm ve Eğitim

Postmodernizm konusunda yapılan tartışmaların bir kısmı doğrudan sanat, bilgi ve kültür merkezli olması nedeniyle eğitimi de yakından ilgilendirmektedir. İnsanın yetiştirilmesi söz konusu olunca, ona kazandırılması öngörülen bilgi ve kültüründe üzerinde durulması da gerekmektedir. İçinde yaşadığımız yüzyılda gelinen noktada, artık toplumla ile ilgili evrensel ilke, yasa ve modellerin ne ölçüde geçerli olabileceği sorgulanmaktadır. Toplumsal kalkınma ve gelişme için de evrensel bir modelin söz konusu olamayacağı Pasifik kuşağındaki gelişmelerden sonra daha iyi anlaşılmış bulunmaktadır . Sanayileşme döneminde çocukların fabrika yaşamına uyacak şekilde hazırlanması gerekiyordu. Çocukların daha önceden sanayi sistemine uyacak şekilde yetiştirilmesi durumunda, endüstrinin gerektirdiği disiplini sağlamak büyük ölçüde kolaylaşacaktı. Bu görüşün sonucu bütün sanayileşmiş toplumlarda kitle eğitimi başlatılmıştı. Fabrikayı model alarak düzenlenen kitle eğitiminde okuma, yazma, hesap ve biraz da tarih öğretiyorlardı. Bu "görünen" ders programıydı. Bir de bunun altında, çok daha önemli olan (birçok sanayileşmiş ülkede hâlâ da öğretilmektedir): Her şeyi zamanında yapmak, söz dinlemek ve gösterileni kafayı kullanmadan bellemektir. Fabrika hayatı, özellikle montaj düzenine göre kurulmuş olanı, işçinin zamanında gelip gitmesini, amirlerin ve yöneticilerin vereceği emirleri tartışmadan yerine getirmesini ve büro da ya da makinenin başında aynı şeyi tekrar tekrar bıkmadan yapmasını gerektiriyordu Böylece XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sanayileşme, ülkeden ülkeye yayıldıkça, eğitimin de, daha küçük yaşlardan başlatılıp, zorunlu eğitim yılları uzatılarak yaygınlaştırıldığı görülür. Halkın eğitilmesi kuşkusuz ileri doğru atılmış, insancıl bir adımdı. Sanayileşmiş toplumların okulları, kuşaklar boyunca çocukları tornadan çıkmış gibi elektro-mekanik teknolojinin ve fabrika hayatının gerektirdiği şekilde yetiştirmeye devam etmiştir.

Okul, çocukları yeni sanayi toplumuna hazırlamak için kurulmuş sistemin bir parçasını oluşturuyordu. Bu konuda sanayileşmiş kapitalist ya da komünist, kuzey ya da güney toplumları arasında bir farkı yoktu . Postmodernizmin ortaya çıktığı dönemde ise, kültür ve eğitimle ilgili birçok anlayış değişime uğramıştır. Bunlardan birisi, elektronik bilgi ve haberleşmelerdeki gelişmenin sonucu zaman anlayışımızın değiştirmesidir. Bu gelişmelerle birlikte gerçeklikle ile hayal arasındaki ayrımda bulanıklaşmıştır.

Modernite ise, gerçeklikle hayal arasındaki ayırımı faaliyet alanlarına göre totaliter bir anlayışla, yaralı olup olmamasına göre yapıyordu. Bu yüzyılda evrensel bilgi ve yüksek kültür ile kitle kültürü arasındaki ayrım ortadan kalkamaya başlamıştır. Onun yerine toplumların kendi değerleri ön plana çıkmaktadır. Evrensel doğruluk veya sınıf anlayışı geçerliliğini yitirmiştir. Bütün kültürlerin araştırılmaya değer olduğu ve kültürün unsurlarının, kendi yapısı ve tarihsel gelişim süreci içinde ele alınması gerçekliği vurgulanmıştır. Çünkü, yaşadığımız yüzyılda hangi kültürel farklılıkların ve bunların hangisinin üstün olduğunu tanımlamak güçleşmiştir. Postmodernizm egemen kültür anlayışını da karşı çıkar. Avrupa’nın geleneksel ve bir zümreye ait hükümlerinden oluşan tarihsel, kültürel ve politik gerçeklerini reddeder. Bütün insanlık için tek yaşam biçimi yoktur. Postmodernizm, modernizm temel unsurlarından olan bireysellik ve toplumsal yaşamla ilgili anlayışını yeniden ele almakta ve şekillendirmektedir. Örneğin postmodernizm, modernizmin mevcut doğa üstü ile ilgili görüşlerini eleştirmektedir. Buna ek olarak postmodernizimde ürünün nasıl üretildiği değil; insan yaşamında nasıl kullandığı önemlidir. Bu görüşe göre dilin oluşturulması kadar ürünle-özne arasında kurduğu ilişkide önemlidir. Postmodernizm dayanışma, topluluk ve sevecenlikle ilgili görüşleri özellikle bizim dünya ile ilgili gelişmeleri daha iyi anlamamıza ve kendi yeteneklerimizi yaralı bir şekilde geliştirmemize olanak sağlar. Modernizmin önemli bulgularından olan bireysel yeteneklerin ve eleştirel düşüncenin kamusal yaşamda kullanılması ile ilgili görüşleriyle postmodernizmin olağanüstü olaylar, olgular olmadan dünyayı tecrübelerimizle anlamamıza ilişkin görüşler birleştirilebilir. Bu yolla eğitim kendini yeniden oluşturabilir. Değişim ve özgürlük terimleri de yeniden yorumlanabilir. Böyle bir eğitim anlayışı eleştirel pedagoji olarak adlandırılmaktadır. Eleştirel pedagoji son yıllarda değişik teorileri bir araya getirmiştir. Bu teorilerin hepsinin farklı farklı söylemleri ve metotları vardır. Ancak eleştirel pedagojinin en olumsuz yönü eğitim ilgili eleştirilerini modern söylem üzerine biçimlendirmesidir. Eleştirel pedagoji son yıllarda daha çok özgürlüğün sağlanması ve yönlendirmesi üzerine odaklaşmıştır. Öğrencilere toplumsal yaşamla ilgili bilgilerin yanında, onların etnik ve siyasal anlayışlarına ve kimliklerini geliştirmelerini sağlayacak bilgiler de verilmelidir. Bilgi toplumunda gerçek sermaye ve zenginlik yaratan başlıca kaynak bilgidir. Bilgiye dayalı bir ekonomide eğitim, performansı ve sorumluluğu açısından okullardan yeni istemlerde bulunmaktadır. Bu durumda, okullarda aşağıda belirtilen üç nokta önem kazanmaktadır.

1. Eğitimli insan, yâni okuryazar kişi kavramı değişmiştir. O, artık, okuma yazma ve aritmetik bilen kişi olmayıp, temel bilgisayar becerilerini bilen kişidir. Bu yeni tür okuryazarlık, yeni kitle iletişim araçlarıyla gerçekleşecektir. Televizyon ve video, okulda bilgi kadar enformasyon sağlayan kaynaklardır. Hatta bunların okullardan daha fazla bilgi sağlayan kaynaklar oldukları da ileri sürülmektedir. Kuşkusuz bu araçlar, amaçlı öğrenme, düzenlenme ve sistem açısından okul yoluyla kişinin yararlanacağı duruma getirilmelidirler.

2. Postmodernizm öğretim yöntemleri konusunda da yeni bir anlayış getirmiştir. Özellikle, okul, gençlerin gereksinim duyacakları temel becerileri vermelidir. Öğrenciler iş görecek duruma gelmelidirler. Öğrencilerin güçlü yönleri üzerinde durulmalıdır. Yani yeteneğe göre öğretim yapılmalıdır.

3.Postmodernizmin müfredat programları ile ilgili faklı bir anlayışı vardır. Özellikle modernist aşamadaki müfredat programları eskimiştir. Bunlar gelişen toplumsal koşullara göre gözden geçirilmeli ve yeniden oluşturulmalıdır. Kitle eğitiminden kişiselleşmiş öğretime, tek öğretimden çoğulcu öğretime, katı programlardan esnek programlara, öğretmenin program başlatma ve yöneltmesinden, öğrencinin başlatmasına ve grup planlamasına, bağımlı içerikten, bağımsız içeriğe geçiş sağlanmalıdır.

Geleceğin okullarında çocuk, çok değişik deneyler içinde bulunacaktır. Birçok öğretmenli ve tek öğrencili sınıflar, birçok öğretmen ve bir öğrenci topluluğundan oluşan sınıflar olacaktır. Öğrenciler geçici görev toplulukları, proje grupları olarak çalışacaktır. Öğrenci sürekli grup değiştirecek, zaman zaman tek başına çalışacaktır. Tüm bunlardan amaç, çocuğu geleceğin kalıcı olmayan organizasyonlarına hazırlamaktır. Günümüzde bilgi hızla değişmektedir. Bu yüzden bilgi tazeleme yoluna gitmelidirler. Bu husus, hizmet içi eğitimin önemini arttırmaktadır. Mühendis, doktor, hukukçu ve öğretmen, yönetici, jeolog, muhasebeci, bilim adamı eskimiş duruma düşmemek için bilgilerini tekrar tazelemek zorundadırlar. Bilgi toplumu, öğrenmenin sürekli olduğu ve insanların ikinci meslekler edindiği toplumdur . Bütün bunların yanı sıra eğitimle ilgi büyük anlatıları bir tarafa bırakıp dikkatimizi küçük anlatılara yani "diğerleri"ni de ifade eden anlatılara çevirmeliyiz.

KAYNAKLAR

ŞAYLAN, Gencay “Postmodernizm” İmge Kitabevi Yayınları, 1999, Ankara.

ROSENAU, P. Marıe “Postmodernizm ve Toplum Bilimleri”  (Çev.Tuncay Birkan) Bilim ve Sanat Yayınları, 1998, Ankara.

LYOTART, J. F. “Postmodern Durum” (Çev. Ahmet Çiğdem) Vadi Yayınları, 1997, Ankara.

CLARK, By Roger “Art Education: İssues in Postmodernist Pedagogy” National Art Education Association, 1996, USA.

APPİGNANESİ, R. – GARRANT, C. “Postmodernizm” (Çev. Doğan Şahiner) AD Yayıncılık A.Ş 1996, İstanbul.

KÜÇÜK, Mehmet  “Modernite Versus Postmodernite” Vadi Yayınları, 1994, Ankara.

NORRIS, Christopher “The Truth About Postmodernism” T.J. Press Ltd. 1993 Great Britain.

AKAY, Ali “Postmodern Gögüntü” Bağlam Yayıncılık, 1997, İstanbul.

HARVEY David “Postmodernliğin Durumu” ( Çev. Sungur Savran ) Metis Yayınları, 1999, İstanbul.

http:// member. 20/com

http://www.student. itu.edu.tr