2- Küreselleşmenin Tarihi Gelişimi:

1990’lı yıllar, yeni bir dünya düzeninin oluştuğu yıllardır. Bu yeni dünya düzeni, dünya ekonomisini tek bir dünya olmaya yönelten iktisadi bir süreçtir. Sermaye hareketleri, üretim ve hizmet faaliyetleri, ticari ve teknolojik gelişmeler, uluslararası bir nitelik kazanmaktadır. Bu çerçevede, işletmelerin karşı karşıya kaldıkları rekabetin de kaçınılmaz olarak boyutları ve etki alanı değişmekte, işletmeler çok uluslu nitelik kazanmakta, üretim ve hizmet faaliyetleri, ülkeler arası yatay entegrasyonu artırmaktadır. Çok uluslu işletmeler ve doğrudan yabancı sermaye yatırımları, ulusal ekonomilerin işleyişinde giderek daha etkili olmaya başlamaktadır.

Globalleşme olgusunun getirdiği yeni dünya düzeninde, ulusal ekonomiler, dış ticarete dönük yeni bir yapılanma sürecine girmektedir. Bu yapılanma sürecinde amaç, gerekli teknolojik ve yapısal değişiklikleri yaparak serbestleşen dünya pazarlarında rekabet edebilme potansiyelini geliştirmektir.

1980’lerde, uluslar arası sermayenin öncülüğünde ve bir Yeni Dünya Düzeni kurma girişimi olarak, bugün herkesin küreselleşme  olarak adlandırdığı bir süreç başladı. 1960’larda, küreselleşmenin kahini olarak isimlendirilen Raymond Vernun’un “çokuluslu şirketler”le ilgili analizlerinden yola çıkan ve onları radikalleştiren belli bir akım ve Reagan ve Thatcher ile Anglo-Sakson dünyasında iktidara gelen neoliberal politika bu sürecin motor gücünü oluşturdular. Kabaca şu söyleniyordu: Artık ulusal sınırlar ortadan kalkıyor veya en azından eski katılığını kaybediyor ve dünya iktisadi, siyasi ve kültürel bir bütünlüğe doğru gidiyordu. İletişim devriminin, adeta beyin yıkarcasına, çok geniş kitlelere yayıldığı bu görüşte büyüleyici bir taraf olduğu yadsınamaz. Çok büyük bir kısmı fakirlik ve sefalet içinde yaşayan bir dünyada insanların daha üst bir düzeyde bütünleşmesine kim karşı çıkabilirdi? Gerçekten de öyle oldu. O kadar ki, yirmi yıl sonra bu ideolojinin bütün yapaylığı ve gerçeklere meydan okuyan niteliği rakamlarla gözler önüne serildiği halde, küreselleşme  formülü büyüsünü sürdürüyor.

 2.1- Üç Küreselleşme: 1490, 1890 Ve 1990 Modelleri

           Küreselleşmeyi, en kısa ve doğru biçimde “Batı’nın gerek altyapısal gerekse üstyapısal etkisini bütün dünyaya yayması” biçiminde tanımlayabiliriz. Günümüz dünyasında buradaki altyapının karşılığı kapitalizmdir, üstyapının anlamı da akılcılık (rasyonalizm), laiklik ve demokrasi olarak belirtilebilir. Batı’nın yayılarak kendi verileri içinde dünyayı yeniden örgütlemesi ve sonunda bir dünya sistemi durumuna yükselmesi olgusu bugüne kadar üç ayrı tarihte üç ayrı kez ortaya çıkmıştır: 1490, 1890 ve 1990.

Birinci Küreselleşme (1490): Bu tarih Batı’nın denizler ötesi keşiflere girişimlerini simgeler. Ulusal devleti güçlendirecek olan kolonilerin kurulması, yani Batı’nın o zamana kadar ulaşmadığı deniz aşırı ülkelere siyasal, askeri ve ticari etkisini yaydı. Bu bölgelerde sömürge imparatorlukları kuruldu. Bu sömürge imparatorluklarında egemen olan Batılı yöneticiler 18. yüzyıl sonunda Kuzey Amerika’da, 19. yüzyılda Latin Amerika’da, 20. yüzyılda da Güney Afrika’da sömürgeci ülkelerden bağımsızlıklarını alacaklar fakat bu ülkelerin yerli halkının durumu değişmeyecektir.

 İkinci Küreselleşme (1890): Batı’nın ikinci yayılması 1870’den sonra başladı ve 1890’larda kurumsallaştı. Yararlanılan teknoloji, Batı ile dünyanın bölgeleri arasında çok büyük oransızlık doğurmuş bulunan devriminin yarattığı muazzam teknolojik imkanlardı. Yani, bu yayılmanın ardında sanayi devrimi bulunuyordu.

          Yöntem, misyonerlerin ardından ticaret şirketlerinin, onların ardından da Batılı devletlerin giderek bu toprakları askeri işgale uğratması biçiminde oldu. Bu ikinci yayılmayı doğuran gereksinmeler de sanayi devriminin sonuçlarından çıktı ve dolayısıyla da birincisindekine oranla çok daha çeşitli, belirgin ve önemliydi. 1980’lerde Avrupa’da banka sermayesinin endüstri sermayesine egemen olup tekellerin kurulmasıyla sistem çok gelişmiş, fakat bir takım yapısal sıkıntılar ortaya çıkmıştı. Bunlar:

1)       Metropol sanayilerine ucuz ve sürekli hammadde akışı sağlamak,

2)       Beliren fazla üretimi satacak yeni pazarlar bulmak,

3)       Sermayenin marjinal verimliliğinin metropollerde çok azalışı nedeniyle ihraç etmek,

4)       Fazla nüfusu akıtmak.

          Böylece kıyasıya bir rekabet başladı. Bu, kar marjlarını düşürdü. Bunun çözümü ise, dünyanın o zamana kadar uluslararası siyasal ve ekonomik alanlarını bulmaktı. Bu başlangıçta problem olmadı. Çünkü dünyada bu durumda olan bir çok yer vardır. Fakat bu boş topraklar bittiğinde işin içine her şirketin kendi devleti girdi ve çatışma başladı. Bu çatışma sonucunda 1. Dünya Savaşı meydana gelmiştir.

       20. yüzyılın başlarında meydana gelen Birinci ve bundan 21 yıl sonra gerçekleşen İkinci Dünya Savaşlarından sonra dünya pek çok yönü ile değişmiştir. Alışılmış dengelerin hemen hemen tümü çökmüş ve dünyada yeni bir oluşum başlamıştır. Çöken ve değişen dengelerin başında eski ekonomik güçler ve bunlara bağlı olan siyasi otoriteler gelmiştir. İmparatorluk ve krallıklar ile bunların güç kaynağı olan ve çeşitli kıtalara yayılan sömürgeleri tek tek bağımsızlık alarak dağılmıştır. Ekonomik ve siyasi dengeler değişirken buna paralel olarak sosyal ve kültürel değer ve dengelerde yok olmuş, ortaya çıkan boşlukları yeni dengeler doldurmuştur. Bunlardan birisi Amerika Birleşik Devletleri diğeri Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’dir. Böylelikle dünyada iki kutup ve iki yeni blok oluşmuştur. İkinci Dünya Savaşı sırasında çok büyük değişiklikler oldu. Avrupa’nın büyük bir kısmı harap durumdayken ABD’de endüstriyel ekonomi çok büyük bir büyüme gösterdi. 1940’lı yıllar gösteriyor ki, Amerika, savaştan tüm cephelerde muazzam ölçülerde bir dünya egemenliği ile çıkacaktı. Dünya refahının yüzde ellisine, dünya sanayii üretiminin çoğuna, askeri hakimiyete, güvenliğe ve her iki okyanusun kontrolüne sahipti

2.2- 1990 Küreselleşmesi Ve Diğer Küreselleşmelerle Karşılaştırılması

        İlk iki küreselleşmede bir kararsız dengeler ortaya çıkmıştı. Bağımsız ülke sayısı çok artmıştı. Çatışmalar çoğalmış ve hızlanmıştı. Azgelişmiş ülkelerde ise kimlik çatışması doruğa varmıştı. İlk iki küreselleşme, Avrupa pazarı kendine yetmeyen tek güç Batı’nın yaşamaya devam etmek için yeniden yapılanmak istemesinin ve bunun için de ekonomik pazarını genişletmesinden, bu arada da yepyeni kültür kalıplarını azgelişmiş ülkelere taşımasından kaynaklanıyordu.

           Altyapı açısından alırsak, yeni Batı’nın ulusal pazarları Batı pazarları yetmiyor, pazarın bütün küreyi içine alacak kadar genişletilmesi isteniyor. Üstyapı açısından, Batı kültürü bütün dünyayı sardı. Artık bu kültür 2. Küreselleşmenin aksine yalnızca Batıcı okullarda değil, televizyonda, eğlence programı seyrederken ve internette gezinirken damardan alınıyor. Olaya uluslar arası sistem açısından bakarsak, 1490 ve 1890’ın uluslar arası rakibi yoktu; Sovyet Bloğu 1948’den sonra oluşmuştu. Bağlantısızlar ise 1955’ten sonra doğup ancak 1970’lerde seslerini duyurabilmişlerdi. 1990’ın rakibi yoktu. Çünkü bu 3. küreselleşme hem Sovyet Bloğu’nun yıkılmasına yol açan etken oldu, hem de bu yıkılma sonucu dünyayı fethetmede tek başına kaldı.

           3. küreselleşme diğer ikisinden daha güçlüdür. Bunun nedeni de:

1)       70’lerden başlayarak, Çok Uluslu Şirketlerin dünya ekonomisine egemen olması,

2)       80’lerde Batı’nın optik kablo, haberleşme uyduları, bilgisayarlar, internet gibi teknolojik buluşları devreye sokarak yarattığı İletişim Devrimi.

3)       90’larda SSCB’nin dağılması sonucu güç dengesinin ortadan kalkması ve Batı’nın yeniden tek güç odağı haline gelmesi.

          Bu üç küreselleşmeyi karşılaştıracak olursak;

 

Birinci küreselleşme

İkinci küreselleşme

Üçüncü küreselleşme

İtici güç

Denizcilikteki gelişmeler

Sanayileşme ve doğurduğu gereksinmeler

1970’lerde Çokuluslu şirketler, 1980’lerde İletişim devrimi, 1990’larda Batının rakibinin kalmaması

Yöntem

Önce kar, sonra askeri işgal

Önce misyonerler, sonra kaşifler, sonra ticari şirketler, en sonra işgal

Kültürel-ideolojik etki, böylece ülkenin her yanı kendiliğinden etkileniyor

Haklı gösteriş

Putperestlere Allah’ın dinini götürme

Beyaz adamın yükü, uygarlaştırıcı görev, ırkçı teoriler

En yüksek uygarlık düzeyi, uluslar arası topluluğun iradesi, piyasanın gizli eli, küreselleşme herkesin ortak çıkarınadır

Sonuç

Sömürgecilik

Emperyalizm

Küreselleşme

       II. Dünya Savaşı sonrası yapılan barış anlaşmalarına rağmen dünya Soğuk Savaş süreci içerisine girmişti. Bütün dünyayı etkileyen bu çekişmenin temelinde Kapitalizm ve Komünizm gibi birbirinin zıttı olan ekonomik yapılar yer almıştı. Bu bloklar içerisinde yer almak istemeyen devletler bile bu yapıdan etkilenmişler ve çıkar ilişkileri içerisinde her iki kutuba da yakın olmuşlardır.

       Gerek kapitalist sistem gerekse komünist sistem söz verdikleri idareler ve hedeflerden çok farklı yönlerde gelişmişlerdir. Kapitalizm maddi başarıyı ve serveti her şeyin ölçüsü ve insanın maddi tatminini esas tema olarak kabul ederek gelişmiştir. Sonuçta başarılı olmuş ama bu başarıyı istenilen ölçüde kitlelere yayamamıştır. Neticede, kurtarılmak istenen birey daha da ezilmiş ve yalnızlığa itilmiştir. Bunun ezikliğini yaşayan birey de yeni arayışlar içine girmiştir. Diğer taraftan, devleti esas alan ve devletin her şeyi ile toplumdan sorumlu olduğu anlayışı ile eşitliği her kesime ulaştırmaya çalışan merkantilist devlet anlayışı ise bireyi hiçe saymıştır. Devlet gücü altında ezilen ve vaat edilen cennetlere bir türlü ulaşamayan kitleler sonunda komünizmin hem idelinden hem de işlerliğinden ümidi kesmiştir. Dolayısı ile yarım yüzyıllık devre içinde her iki ekonomik anlayış ve buna bağlı olan politik sistemler, değişme ihtiyacını kaçınılmaz olarak duymaya başlamıştır.

       Küreselleşmenin gerçekleşmesi özellikle 1945’lerden sonra başlamış ve 1990’lardan sonra kendi içinde bir hareketlenme ve dolayısı ile etki sahasında hızlı be belirgin bir gelişme olmuştur. Bunda bilgisayar ve iletişimdeki hızlı gelişmeler çok büyük roller oynamıştır. Küreselleşmenin daha belirgin hale gelmesi ve etkileşme temposunun artması ile bunun milli devletlerin dış politikalarındaki etkisi de artmaya başlamıştır. Dünyanın her yerinde bu etkilenişim ve gelişim hissedilmeye başlanmıştır. Küreselleşme hareketinin temposunun artışında ve etki sahasının genişlemesinde katkısı olan belli faktörler vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

1)    Dünyadaki siyasi gelişmeleri etkisi ve mümkünse kontrolü altında tutmaya çalışan dev Uluslar arası Örgütler; Birleşmiş Milletler gibi,

2)    Transnasyonal paktlar yani birçok devleti içeren geniş kapsamlı anlaşmalar; NATO gibi,

3)    Yine geniş kapsamlı ve çok ülkeyi kapsayan  Transnasyonal Ekonomik Birlikler; Avrupa Birliği, Kuzey Amerika Birliği, Karadeniz Ekonomik İşbirliği gibi,

4)    Birden fazla ülkede faaliyette bulunan, iş, imalat ve ticaret merkezleri olan Çok Uluslu Şirketler, Bankalar ve Ortaklıklar. Bunlar kuruldukları ülkelerin dışında birçok diğer ülkenin ekonomisine hakim olmaya ve etki yapmaya başlamışlardır. Bir noktada küreselleşmenin ekonomi alanında başladığı bile iddia edilebilir.

5)    Uluslararası Trendler denilen ve dünya üstünde hemen hemen bütün kıtaları ve sayısız ülkeleri etkisi altına alan, kitleleri çok derinden etkileyen beli sosyo-politik akımlar. Özellikle Kissinger, Schlesinger, Huntington gibi yazarların tehlikeli eğilimler ve gelişmeler olarak vurguladıkları akımlar. Etnik Milliyetçilik, Fundamentalizm, Feminizm, Ekolojik akımları saymak gerekir.

Geri        İleri

Ana Sayfa