SÜLEYMAN YAMAN-GAZİ ÜNİVERSİTESİ 2001

 

  KÜRESELLEŞME

 

 Küresel köy diye bir şey var. Bunu ister sevelim ister sevmeyelim her hangi bir yerden başka her hangi bir yere anında iletişim kurabilen bir çağda yaşıyoruz.” M. Johnson

1990’lı yıllar, yeni bir dünya düzeninin hızlı biçimde oluşmaya başladığı ve insanlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olan yıllardır. Aslında 1990’lı yılları, panik yılları olarak değerlendirmek mümkündür. Herkes, her şeyin değiştiğini gözlemlemekte ve herkes, her şeydeki bu çok yönlü belirsizlik dolu değişimlere uyum sağlamak için her yolu denemektedir.

           Sınırların ortadan kalktığı, kültürel farklılıkların engelleyici olmaktan çıktığı, bilginin tek geçer akçe haline gelmeye başladığı günümüzde, işletmelerin de işlevleri, stratejileri, yapıları ve misyonları içerik ve nitelik değiştirmektedir. Küreselleşen bu dünyada bütün ülkeler kendilerine uygun bir yer aramak mecburiyetindedir.

 1- Kavram Olarak Küreselleşme

           21. yüzyıla girerken, dünya ekonomisine damgasını vuran olgulardan birisi olarak kabul edilen “küreselleşme”yi, işgücünün, sermayenin teknolojinin ve mal piyasalarının uluslararası nitelik kazanması şeklinde tarif etmek mümkündür. Bugüne kadar ekonomik boyutu ön plana çıkan küreselleşmenin gelecek yüzyılda siyasi, sosyal ve değer yargıları boyutları da gündeme gelecek ve tüm dünya için geçerli normların oluşturulması ile küreselleşme nihai hedefine ulaşacaktır.

          Kavram olarak küreselleşme, hem dünyanın küçülmesine hem de bir bütün olarak dünya bilincinin güçlenmesine gönderme yapar. “Küreselleşme” sözcüğünün kullanımı çok yakınlarda yaygınlaşmıştır. Daha önceki dağınık ve sürekli olmayan kullanımına karşın, küreselleşme terimi 1980’lerin başına, hatta ortalarına kadar akademik çevreler tarafından kesinlikle önemli bir kavram olarak kabul görmedi. Fakat bu terimin kullanımı 1980’lerin ikinci yarısına doğru öyle bir artış göstermiştir ki, terimin dünyanın farklı yerlerindeki çok sayıdaki çağdaş yaşam alanına girişinin izini sürmek neredeyse imkansız hale gelmiştir. Bugünkü anlamı ile küreselleşme terimi, anlamının çok uzağında kullanılsa bile, terimin kendisi, “küresel bilincin bir parçası”, “küresel” terimi çerçevesinde toplanan terimlerin dikkate değer bir görünümü haline geldi. Küresel kelimesi, uzun bir süredir kullanımda olmasına rağmen, aslında küreselleşmeye günümüzde gösterilen ilginin uzantısı olup çıkmıştır. Küresel sözcüğünün “dolaşımda bulunan ağız”daki anlamı üzerinde odaklanan Oxford Dictionary of New Words bile küreseli yeni bir sözcük olarak tanımlar. Sözlük, “küresel bilinci”de, bir kültürün diğer kültürleri genelde “dünyanın toplumsal-ekonomik ve ekolojik sorunlarının değerlendirilmesinin bir parçası olarak anlaması” olarak tanımlamaktadır. Sözlük, bu kullanımın Marshall McLuhan’ın “Explorations in Communication” kitabında ortaya attığı “küresel köy” düşüncesinden etkilendiğini ileri sürer.

           Globalleşme, esasen Batı dışı toplumları etkileyen bir sürece atıfta bulunmaktadır. Bu sürecin tek boyutlu ve yönlü olmadığını ise, Ulrich Beck’i izleyerek globalleşme teriminin ayrıntılandırılmasına bakarak anlamamız mümkündür.

           Beck, Globalizm, Globalite ve Globalleşme gibi üç terim ayırt eder. Globalizm, neo-liberalizmin yön verdiği ideolojik bir kavramlaştırmayı ifade eder. Bu kavramsallıştırmaya göre, globalleşme ekonomiye indirgenmiş tek boyutlu ve düz çizgisel bir durum olarak anlaşılır: Globalleşmenin ekoloji, kültür, politika, sivil toplum gibi oluşumları globalism kavramıyla dünya Pazar ekonomisinin hakimiyeti altına yerleştirilir.

           Globalite, bir dünya toplumu anlayışı doğrultusunda ülkelerin birbirine çok boyutlu ilişkiler ağı içinde bağlı hale gelmelerini anlatır. Bu bağlamda dünya toplumundan kastedilen, ulusal devletlerin politik hayatınca belirlenemeyen veya bütünleştirilmeyen sosyal ilişkilerin bütünüdür. Söz konusu sosyal ilişkiler dünya toplumunu birliksiz bir çokluk olarak inşa eder; hayat tarzlarından, global krizlere ve savaşlara kadar birçok olgu bu süreç içinde öne çıkar.  Globalleşme ise bir süreçtir. Bu süreç ekoloji, kültür, ekonomi, politika ve sivil toplum alanlarındaki oluşumlar yan yana, fakat birbirlerine indirgenmeyen varoluşu içerir ve artık egemen ulusal devletlerin değil, uluslararası aktörlerin bu varoluşuyu yönlendirmeye başladığını ifade eder. Bir başka deyişle, globalleşme çok boyutlu bir uluslararası sürecin adıdır. Küreselleşme bir trend değil, uluslar arası bir sistemdir. Soğuk savaştan sonra ortaya çıkan bir sistemdir. Soğuk savaşın sembolleri bölünme ve Berlin Duvarı, küreselleşmenin sembolleri ise entegrasyon ve internettir.

           İngilizce’den dilimize “Küreselleşme” olarak çevrilen “Globalization” kavramı anlam olarak karşılığını bulmuş mudur?  “Globe” kelimesi, bir şekli belirlemesinin ötesinde kendi içindeki bir bütünselliği de yansıtmaktadır. Bu bütünsellik bir süreç olarak da algılanabilir. Yani farklı boyutları bulunan ve bu boyutları arasında karşılıklı etkileşimin var olduğu düzenli bir işleyiş. Fakat “küreselleşme” kavramı bu bütünsel işleyişi yansıtmaktan uzak anlam taşımaktadır. Meydan Larousse’un tarifine göre global “tümüyle ele alınmış olan” anlamındadır. Batı dillerinde de “global” kelimesine yüklenen anlam budur. Bunun ötesinde, bu kavram Fransızca’da “homojenlik” anlamını da içermektedir. Yani bu terim için hem “bütünsellik” hem de “homojenlik” olguları yüklenmiştir.

           Tanımların gösterdiği gibi, globalleşmeden söz ettiğimizde, sadece ulusal devletlerin rolünü arka plana iten uluslararası aktörlerin yön verdiği bir süreci tanımlamıyoruz. Aynı zamanda bir politik-ideolojik eğilimi (globalism) ve toplumların karşılıklı bağlılık ağlarının vücut verdiği dünya toplumu gibi sosyolojik oluşumu (globalite) da resmetmiş oluyoruz. Bununla beraber, Giddens’in belirttiği gibi, globalleşme tarafsız bir şekilde gelişen ve tamamen olumlu sonuçlar içeren bir olgu da sayılamaz. Özellikle Batı dışı toplumlar açısından rahatsız edici derecede Batılılaşma veya global düzende ABD’nin tek hakim güç olduğu göz önüne alındığında Amerikalaşma da sayılmaktadır.

           Globalleşme ilişkisel olarak bakıldığında, her şeyden önce sadece dünya toplumuna doğru bir yönelimi değil, yerelleşmenin de önem kazanmasını ifade eder. Nitekim, globalleşeme olgusunun başta gelen teorisyenlerinden Ronald Robertson, bu anlamda, yani globalleşme ile yerelin mevcut etkileşimini göz önüne alan yeni bir terim üretir: Glokalizasyon. O kadar ki, Robertson, yerel olmadan globalin, global olmadan da yerelin olamayacağını iddia etmektedir. Çünkü Robertson’a göre globalleşme ancak yerel kültürlerin çatışması bağlamında yeniden tanımlanabilir bir olgudur. Bu da ancak globalleşmenin ekonomik boyutunun dışında, özellikle kültürel bir boyutunun varlığını terk etmekle yapılabilir.

            Kültürel globalleşme, yerel kültürlerin ortak bir hal almasına işaret eder. Bu durumu anlatmak üzere kullanılan terim “McDonaldlaştırma”dır. Bu terim çağrıştırdığı üzere, yalnızca restoran sanayiini değil, eğitim, iş, sağlık, seyahat, zevk, rejim, politika, aile ve toplumun tüm diğer özelliklerini de etkilemektedir. McDonaldlaştırma, dünyanın etkilere kapalı görünen kurum ve kısımlarına değiştirilemez bir süreç olmanın her türlü belirtisini göstermiştir. Bu, hayat tarzlarını, kültürel sembollerin ve davranış biçimlerinin aynılaşması anlamına gelmektedir. Örneğin insanlar, Almanya’dan Hindistan’a, Singapur’dan Brezilya’ya kadar dünyanın dört bir yanında aynı TV dizilerini (Dallas gibi) seyretmekte, aynı marka pantolon giymekte (Levi’s) ve aynı marka sigara (Marlboro) içmektedir. Şüphesiz, bu aynılaşma, yerel kültürlerin global olana tamamıyla tabi olduklarını göstermez. Yerel kültürlerin globali yorumlama, son tahlilde kendi otantik özellikleri açısından yeniden tanıma olanakları mevcuttur. Arjun Appadurai, bu durumu global kültürün görece özerkliği olarak tanımlamaktadır. 

 Küreselleşme kavramının bugün kullandığımız anlamda ilk olarak ifade edilmesinde değişik görüşler vardır. Buna göre, günümüzde verilen anlam olarak küresel (global) sözcüğünün kökeni, 400 yıl öncesine gitse bile, ilk olarak 1963 yılında Kanadalı sosyoloji Profesörü Marshall McLuhan “global köy” kavramını kullandı. McLuhan’a göre dünyanın belli bir bölümü global köy haline dönüşmektedir. Bazı iddialara göre ise, “küreselleşme” kavramı ilk kez 1980’lerde Harvard, Stanford ve Columbia gibi prestijli Amerikan okullarında kullanılmaya başlanmış ve yine bu çevrelerce popüler hale getirilmiştir. Küreselleşme, 1980’lerin sonları gibi çok yakın bir zamanda bile çok ender olarak ve akademik yayınlar veya gündelik dilde kullanılan bir terimdi. Fakat son yıllarda, bu kavrama değinmeyen hiçbir siyasal konuşma tam olmuyor.  Demek ki, bu kadar kısa sürede, hiçbir yerde görülmezken hemen her yere sızan bir yayılma ile karşı karşıyayız.

             Kavramın doğuşu üzerinde yapılabilecek tartışmalar bir yana, işaret ettiği sürecin unsurlarından yola çıkarak bir tanıma varma gayreti daha anlamlı olabilir. Çünkü, son yıllarda yoğun bir biçimde kullanılmakta olan küreselleşme kavramına, değişik bakış açılarına göre bir takım farklı değerler yüklenmektedir. Bazılarına göre küreselleşme, ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel değerlerin ve bu değerler çerçevesinde oluşmuş birikimlerin ulusal sınırlar dışına taşarak dünya genelinde yayılmasıdır. Bu bakış açısına göre, küreselleşme ülkeler arasında fiziksel ve ekonomik engellemelerin törpülenmesi anlamı taşır. Bu anlamıyla küreselleşme farklı toplumsal ve inançların daha yakından tanınması, ülkeler arasındaki her türlü ilişkinin yaygınlaşması ve yoğunlaşması, ideolojik ayrımlara dayalı kutupların ortadan kalkması sonucunu doğuran kaçınılmaz bir süreçtir. Küreselleşme, yaşamımızı sürdürdüğümüz usulleri yeniden yapılandırmak demektir.

           Bazılarına göre ise, küreselleşme, soğuk savaş dönemimden sonra, Batı’nın zaferini yeni bir açılımla dünya geneline yaymasıdır. Uluslar arası sermayenin egemenliği kayıtsız şartsız hale gelmekte ve dünya ölçeğinde tekelleşmektedir. Dolayısıyla bu yaklaşımları savunanlara göre küreselleşmeyi emperyalizmin yeni yüzü olarak tasvir etmek mümkündür.

İleri

Ana Sayfa