ŞAİRLER VE ŞİİR ARAYIŞLARI

Dr. Gıyasettin AYTAŞ

Şiir, sözün varlığı ile birlikte ortaya çıkan ve insana hitap eden; his, hayal ve fikir unsurlarıyla beslenen bir edebi verimdir. Güzel bir mısra, beklenmedik bir anda karanlık sokakta elmas teşhir edilen ışıklı bir vitrin gibi durur. İşte şiirin bu cazibesidir ki, sürekli olarak insanı etkilemiş, en katı kalpleri yumuşatmış, gönülleri fethetmiş, hükümdarları yola getirmiş, kısacası insanla birlikte var olmuş, insanla birlikte yok olacaktır şiir.

Şiir, genellikle en çetrefil kavramlardan biri olmuştur. Çünkü, diğer edebi türler içerisinde kendine has özel kavram ve kuralları vardır şiirin. Bu kavram ve kurallar, devirler ve nesillere göre farklı şekillerde ortaya çıksa bile, sürekli olarak kendini hissettirmiştir.

Şiirin ve şairin bol olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Birçok şairimiz, gün ışığına çıkmayı, tozlu kütüphane raflarından bir şiir seveninin kendisine ulaşmasını, şiirlerinin şimdiki nesillere ulaşmasını bekliyor. Tezkirelerin verdiği sayılara bakılacak olursa bindörtyüze yakın şairimiz var, tezkirelerden bu yana geçen sürede ise yetişmiş şairimizin sayısını ifade etmenin güçlüğü içerisindeyiz. Sayıların bu kadar kabarık olmasının yanında, edebiyat tarihimiz içinde yer alabilecek, gerçek anlamda şair diyebileceklerimizin sayısı maalesef hayal kırıklığı yaratmaktadır. Bütün bunlara rağmen, her dönemde şair ve bu şairlerin yazdığı şiirler olmuştur, olmaya da devam edecektir.

Şiir edebiyatın özel bir şubesi olmasından dolayı, üzerinde söylenecek sözlerin de özenle seçilmesi, bu sözlerin en az şairin mısraları meydana getirirken, ruhunun derinliklerinden bulup çıkardığı kelimeler kadar iyi seçilmiş olmalı; kısaca şairce ifadeler taşımalıdır. Şüphesiz, şiirin de kendine has kuralları ve bu kuralların teorik ifadeleri vardır. Ancak bu teorik ifadeler her zaman şiirin pratiğinde yer almıyor.

Kurallar her zaman uyulmak için yoktur hiç şüphesiz. Ancak, bir işi yapılıyorsa, en azından o işin kurallarından haberdar olmak gerekir. "Şiirin belirli bir şeyi gerçekleştirilmesi mi yoksa sanat yoluyla bir seziş ve anlayış mı olduğu konusunda kesin bir şey söylemek güçtür." [1] diyen Wellek, şiirin öyle kolay anlaşılır bir kavram olmadığına dikkat çeker. Onun içindir ki, şiiri anlamak için yola çıkanlar veya şiiri anladığını zannedenler, sonunda yanıldıklarını anlamışlardır. Bütün bunlara rağmen, şiirle uğraşan herkes, kendince bir şiir anlayışı geliştirmiştir hiç şüphesiz. Bize düşen ise, bu anlayış ve kavrayışlar içerisinde orta bir yol bulmak, şiir için en güzel ve en doğru değer yargılarına ulaşmak olmalıdır.

Şiirin tarif edilip edilmeyeceği hep tartışılmıştır. Bu tartışmaların, geçmişi oldukça eskidir. Birçok kimse kendince bir tarif getirmeye çalışmış şiire. Bu tariflerin bir kısmı itibar görmüş, kabul edilmiş. Bir kısmı da tarif edenin şahsi değerlendirmesi olmaktan öteye gitmemiştir.

Şiirle ilgili en etkili değerlendirmeler ve hükümler, edebi ekoller tarafından yapılmıştır. Biz de günümüzde şiirin, şairler tarafından nasıl algılandığı üzerinde durmak istedik. Acaba şairlerimiz şiiri, nasıl tanımlıyorlar? Şiir denince onlar ne anlıyor? Günümüz şairlerinin bazı kavramlara bakış tarzlarını tespit etmek maksadıyla yaptığımız araştırmada çok ilginç sonuçlar elde ettik. Şairlerimizden bir kısmı şiiri tarif edilmez bir kavram olarak ele alırken, bir kısmı da kendince şiire bir tarif getirmeye çalışmaktadır.

Şiirin tarif edilebileceği görüşünü savunanlarda Yahya Akengin, "Şiir tarif edilemez diye işin içinden çıkmak kolaya kaçmak olur." sözleriyle şiirin tarif edilebileceğini ileri sürüyor. Her tarifin kendince bir eksikliğinin bulunabileceğine dikkat çeken Akengin, şiiri "manzumenin estetik değeri olanıdır. Dinleyene, okuyana bir güzellik duygusu bırakarak, kendine has bir mantığı olan ve çelişkilerin sentezi " [2] şeklinde tarif etmektedir. Akengin gibi Dilaver Cebeci de, şiiirin tarif edilmesinden yanadır. O şiiri şu şekilde tanımlar:

"Eşya ve mevhumlar âleminden idraka aksedenlerin şuuraltı muhtevasına karışarak yeni bir terkip ile, orjinal bir tarzda ve bediî ölçüler içinde ifade edilmesidir." [3] Cebeci, şiirin " ağyarını mani, efradını cami" düsturuna göre bir tarifinin yapılmasının mümkün olmayacağını ileri sürmekle birlikte, "Benim anlayışıma göre; şiir entellektüel seviyede olmalıdır. Hatta şiir entellektüelin işidir ." [4] diyerek, şiire farklı bir tanım getirmeye çalışır.

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu da Akengin ve Cebeci gibi, şiirin tarifinden yana bir tavır sergilemiştir. Gençosmanoğlu'na göre şiir, "bir güzel sanat olarak ciddiyet ve disiplin isteyen bir iştir. Kendi karakteri ve teknikleri çerçevesinde duyguların ve hayallerin en usta seviyede ifade edilmesi demektir. Şiir, tek kelime ile üstün idraktir. " [5]

Ayhan İnal'a göre şiir ise, "manevi hayatımızın vazgeçilmez unsurlarından biri" dir. Bahattin Karakoç, şiirin tarifine daha geniş bir perspektiften bakar. Ona göre şiir:

"Manzumelerin çoraklaştığı, nesir kalıplarında donduğu ve çizgilerin manasızlıklarla kirlendiği yerde hayatın acı ve lezzetli yanlarını bir aşk potasında birleştirerek kimyalaştıran, terkibinde her şeyi güazelleştiren; güzellik sırrını, kutsal hizmetini ve evrensel portresini edeble örten; düş ile gerçek arasında bir gök kuşağı gibi güneşin, ayın, yıldızların ve galaksilerin ışıklarını yüreğe damıtan bir kanatlı sözcükler armonisi, bir iç yangını, bir kuş ırmağıdır akıp giden, bir rahmet sağnağıdır gerçek şiir..." [6]

Mustafa Necati Karaer, şiirin ortak bir tarifinin yapılamamasından rahatsızdır. Şiiri her türlü sevgi ve güzelliklerin çocuğu olarak telakki eden Karaer'i, Muhsin İlyas Subaşı şu sözlerle destekler: "Şiir benim için bir dünyanın ayddılık kapısıdır. Arzularımı, ideallerimi, ıstıraplarımı, sevinçlerimi onunla paylaşırım."

Ali Akbaş, şiirin tarif edilemeyeceği görüşündedir. Akbaş'a göre, " güzellik gibi, ahlâk gibi, bir metafizik akvram gibi, anlatılması, anlanması zor bir kavram" dır şiir. Akbaş'ın şiire bu şekilde yaklaşmasının altında, kavrama yüklediği derinlik yatmaktadır.

Mehmet Çınarlı da tıpkı Ali Akbaş gibi, sanat kavramlarının tanımlamasının yapılmasının doğru olmayacağı kanaatindedir. "Sanatta tanımlamalardan hiç hoşlanmadım" diyen Çınarlı, "Sanat kavramlarının tarifi, diğerleri gibi olmaz. Onun için, ben böyle tanımlamaları kabul etmiyorum. Sanatın bizzat kendisiyle temasa gelip, ne olduğunu tadarak anlamaya çalışırım." demektedir. [7]

Şiire giden yolda karşılaşılan engeller arasında, şiir denilen güzeli, herkesin farklı bir cepheden ele alıp değerlendirdiği, herkesin bu güzele nasıl bakmak istiyorsa öyle bir değerlendirmeye girdiği görülmektedir. İşin en güzel yanıda bu bence. Çünkü, şiirin anlaşılması nasıl her okuyana göre farklı farklı ise, bu şiirleri kaleme alan şairler için de şiir kavramının farklı farklı olması gayet doğal bir sonuç olsa gerektir. Yukarıdaki ifadeleri incelediğimiz zaman, bu durumu açık bir şekilde görmüş oluruz.

Yeri gelmişken, şairlerimiz, nazmın sabit şekilleri ile ilgili neler düşündüklerini de görelim. Bilindiği gibi, şiirin iç yapısının yanında, bir de o iç yapıyı şekillendiren dış yapısı bulunmaktadır. Şiirin yazıldaığı nazım birimi ve nazım şekli nasıl olmalıdır, hangi ölçü esas alınmalıdır, beyit esasına göre mi, yoksa dörtlükler şeklinde mi yazılmalı veya bunların dışında tamamen serbest tarzda mı kaleme alınmalıdır. Bütün bu sorular şiirin kafasında çözüme ulaşmalıdır.

Yaptığımız araştırmada, nazmın sabit şekilleri konusunda da şairlerimizin ortak bir noktada birleşmediklerini, her şairin kendine has bir yol benimsediğini gördük.

Nazmın Sabit Şekilleri ve Şairlerimiz

Kimi şairimiz, geleneksel Türk edebiyatı içinde önemli bir yere sahip olan aruz ölçüsünü ve beyit esasına dayanan nazım şeklini tercih ettiğini görmekteyiz. Son devir Türk şairleri içerisinde yer alan Çınarlı, nazmın sabit şekillerinden aruzu tercih eden bir şairimizdir. Kendisi Türkçe'yi aruza en güzel şekilde uygulayan şairlerimizden biri olarak, emsallerinden farklı bir özelliğe sahiptir. Çınarlı kendi şiir anlayışında aruzun yerini şu sözlerle ifade etmektedir:

"Benim şiir anlayışıma göre, şiir her şeyden önce bir musikidir. Bir ritimdir., bir âhenktir. Bu musikiyi, âhengi, ritme en güzel şekilde sağlayan vasıta da aruz ölçüsüdür." [8]

Çınarlının dışında yer alan şairlerimizden bir kısmı da, nazmın sabit şekilleri hususunda bağlayıcı olmanın doğru olmayacağı kanaatini taşımaktadır. Bunlardan Akengin, nazmın sabit şekilleri konusunda çok fazla bağımlılık hissetmediğini ileri sürer. Şiir için hangi nazım şekli gerekiyorsa onu kullandığını, bu yüzden de özel bir tercihte bulunmadığını ifade eden Akengin, " divan edebiyatı nazım şekillerinden, halk edebiyatı tarzından ve batı edebiyatı normlarına kadar, her birini şiirin önüne serilmiş imkânlar olarak" görür.

Yahya Akengin'e parelel bir düşüncede olan Ali Akbaş ise, nazmın sabit şekillerini şiire giydirilen bir elbise olarak ele almaktadır. Şiirin kendine uygun elbiseyi seçmesi gerektiği görüşünde olan Akbaş, "bir şairini geçmiş disiplinleri bilmek zorundadır" diyerek, nazmın kurallarını her şairin bilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir.

Şairlerin kimi de, nazım kurallarının şiiri belirleme açısından çok da önemli olmadığı kanaatini taşımaktadırlar. Kimi şairlerimiz, bir şiirin nazmın belli kurallarla yazılmış olmasının, o şiirini kalitesini belirlemek için yetmeyeceğini, biçimden ziyade şiirin muhtevasının önemli olduğunu savunmaktadırlar. Bu görüşe sahip olan Bahattin Karakoç, "Şiir makamına oturmuş, saltanatını ilân etmişse, ölçülü veya ölçüsüz olmuş ne farkeder?.... Vezin serbest olur da, muhteva yüklü olur. Önemli olan şiirin muhtevasıdır." [9] diyerek, şiirin şekilden çok muhteva ile daha çok ilgili olması gerektiğine dikkat çeker.

Dilaver Cebeci nazmın sabit şekilleri konusunda daha dikkatli olunmasından yanadır. Serbest tarzda şiir yazmak uğruna nazmın sabit şekillerinden taviz verilmesini doğru bulmayan Cebeci, "Nazmın sabit şekilleri serbest şiir adına terk edilecek ve unutulacak şekiller değildir." diyerek, bu konudaki hasasiyetini dile getirmektedir. Hem divan şiirinin, hem de halk şiirinin kullandığı nazım şekillerinden bir şairin mutlak haberdar olması gerektiğini dile getiren Cebeci, bunlardan habersiz bir şairin, serbest tarzda da şiir yazsa çok başarılı olmayacağı kanaatindedir.

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu nazmın sabit şekilleriz konusunda, oldukça hassastır. Kendisi, nazmın sabit şekilleri kullanılmadan da şiir yazılabileceğini ileri sürmekle birlikte, bu şekillerin kullanımından vazgeçilmesinden sonra şiirimizde düzensizliğin olduğu ve bu düzensizliğin de şiir zevkine olumsuz yönde etki etmiştir. Dolayısiyle, Gençosmanoğlu, ister şiirde nazım şekilleri kullanılsın, ister kullanılmasın, şiirin mutlak surette belli kurallara bağlı kalması gerektiği görüşündedir. [10] Gençosmanoğlu gile aynı düşürnceleri paylaşan Yetik Ozan (Turgut Günay), şiirde ölçünün mutlak surette olması gerektiği düşüncesindedir. Bu düşüncesini de şu şekilde temellendirmektedir: "Ölçü, duyguların seçilişinde 'mantık süzgeci' kelimelerin seçilişinde de 'sanat terazisidir'. Bu yasaya uymayan şiir, ister vezinli, ister vezinsiz olsun eksik doğmuş çocuktur; merhamet görse bile gerçek sevgiyi hiç bir zaman göremeyecektir." [11]

Gençosmanoğlu gibi, Yavuz Büent Bakiler de, nazım kurallarının şiirde bulunması gerektiğini savunan airlerimizdendir. Bakiler kendisiyle yapılan bir mülakatta, "Kafiyeden istifade ederim. Serbest vezinle yazmama rağmen, halk şiirimizin kulağa hoş gelen ölçülerini yer yer kullanırım. Kanaatime göre, bunlar şiirlerimin kolay okunmasını sağlamaktadır." [12]

Ayhan İnal da nazmın sabit şekillerine uyulması gerektiği kanaatindedir. İnalın bu konudaki tek düşünce farklılığı ise, Necip Fazıl'ın hecede yaptığı gibi, sadece muhteva ve söyleyiş bakımından değil, şekil bakımından da yeniliklere gidilmesidir. [13]

Şiirin kendine has kuralları ve bu kuralların uygulayıcısı şairlerin de devirlere ve nesillere bağlu olarak, bu kuralları yorumlayışları farklılıklar gösterir. Yukarıdaki örneklerden de açıkca görüldüğü gibi, şiire hem terim olarak, hem de şiiri belirleyen dış çercevenin ele alınışı şairden şaire göre değişmektedir. Bu da bize göstermektedir ki, şiirde önemli olan belli kurallara bağlı kalmak, o kuralları en titiz bir şekilde uygulamak değil, kudrallardan haberdar olmakla birlikte, şiiri daha etkili ve daha kalıcı olarak nası ifade edebiliyorsan öylece yazmak gerekiyor. Çağdaş Türk şiirinin gelişim seyri üzerinde geniş bir incelemesi bulunan Prof. Dr. İsmail Parlatır, şiirin diğer edebi türler gibi, kültürel değişim süreci içerisinde ele alınıp değerlendirilmesi ve bu değişim süreci gözardı edilerek değerlendirmelerin hatalı olacağı görüşünü ileri sürerken [14] Orhan Okay, edebiyatın eskisi yenisi olmayacağı gibi, şiirin de divan şiiri, halk şiiri, Tanzimat şiiri, Cumhuriyet şiiri gibi tasnif edilmesinin doğru olmayacağını ileri sürmetedir. [15] Bu iki görüşten hareketle diyebiliriz ki, şiir hangi dönemde yazılmış olursa olsun, kendinden önce getirdikleri ve kendinden sonraya götürecekleri her aman olacaktır.

Ancak şurasını hemen belirtmekte fayda var: O da edebi verimleri yazıldıkları devri belirlemesi açısından belirleyici olmasıdır. Bu açıdan bakıldığı zaman da, şiirin yazıldığı dönem açısından da ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir.

Son olarak, şiirin hem kavram boyutu, hem de bu kavram boyutuna bağlı olarak şairlerin uymak ya da uymamak konusunda farklı görüşlere sahip oldukları nazmın sabit şekilleri, şairler tarafından farklı şekillerde algılanmaktadır. Bu algılanış, şiirin kalitesinde herhangi bir eksikmlik meydana getirmemektedir. Aksine, şiirin zev dünyasına çeşitli şekillerde yanzsıması bakımından daha etkili olmasını sağlamaktadır.

Edebiyat Güncesi, S. 13, Kasım-Aralık 1999

<< Geri