HİSAR ŞAİRLERİNİN ŞİİRLERİNDE HİS ve HAYAL UNSURLARI

Dr. Gıyasettin AYTAŞ

Türk şiir tarihine baktığımızda, çeşitli akımların ortaya çıktığını görüyoruz. Şiir akımları adını, genellikle bir araya geldikleri dergiden almışlardır. (Servet-i Fünûn, Dergah, Meşale gibi.) Servet-i Fünûn dergisi etrafında bir araya gelen şairler, ortak bir duyuş ve anlayış içerisinde kaleme aldıkları eserlerle Servet-i Fünûn edebi akımını oluşturmuşlardır.

Cumhuriyet'in ilanından sonra da, bir dergi etrafında bir araya gelen şairlerin başlattıkları hareketler olmuştur. Bu dergiler, hem şiir estetiği, hem de edebi yeniliğimiz açısından şiirimize önemli katkılarda bulundukları gibi, edebiyat tarihimize de önemli isimler kazandırmışlardır. Bu açıdan bakıldığında Hisar dergisi, Türk edebiyatının gelişmesine önemli katkılarda bulunmanın yanında, etrafına topladığı şairlerle de, şiirimize yeni bir renk ve soluk getiren bir dergi olmuştur.

Hisar, fikir, sanat ve edebiyat dergisi olarak, aylık yayan hayatına 16 Mart 1950 tarihinde başlar. Başlangıcından son dönemine kadar, Mehmet Çınarlı'nın so­rumluluğunda yayın hayatını sürdüren dergi, yukarıda belirtilen tarihte çıkan ilk sayısında yayın politikasını şu şekilde belir­lenmişti:

1- Batıyı taklit veya kopya ederek, millî bir sanat yaratılamaz. Türk sanatı kendi rengi, havası ve özellikleri içinde geliştirebildiği takdirde bir değer kazanır. Batı sanatıyla boy ölçüşme fırsatı bulur.

2- Sanatın sürekli olarak değişmesi ve yenileşmesi esastır. Fakat bu değiş­me ve yenileşme eskiyi ret ve inkâr ederek, eskiyle bütün bağları kopararak,sağ­lıklı ve tutar bir şekilde gerçekleştirilemez. Yeni eskiye dayalı, eskiden güç almalıdır.

3- Sanat hiçbir ideolojinin veya siyasî görüşün propaganda aracı yapıla­maz. Sanatçı eserini yaratırken tamamiyle hür ve bağımsız olmalıdır.

4- Edebiyatın dili, yaşayan, konuşulan canlı dildir. Konuşulan dilde Türkçe karşılığı bulunan yabancı kelimelerin, yazı dilinden çıkarılması yerinde olmakla birlikte, kelimelerde bir ırk ayrımı yapılarak, halkın kullanıp durduğumuz ve kendi hançeresine uydurduğu kelimelerin asıllarını Arapça veya Farsça'dır diye dilimiz­den atıp, yerlerine "Türkçe" adıyla yeni kelimeler uydurulması, özellikle "Öz­türkçe" kavramları karşılama görevi verilerek nüansların ortadan kaldırılması, dilin fakirleşmesi doğru değildir.

Dergicilikte önemli bir yeri olan Hisar,yayınlandığı süre içerisinde, sayfalarını beş yüze yakın yazar ve şairimize açmıştır. l980 yılına kadar sürdürdüğü yayın hayatı boyunca, yukarıdaki ilkelerinden herhangi bir sapma göstermemiştir. Bu dergide şiirlerini yayınlayan ve yukarıda belirtilen ilkelere sadık kalan şairlerimiz de Hisar Şairleri olarak adlandırılmaktadır.

Şiir yazmak, onunla hemhal olmak, günümüz insanı için neredeyse boş, işe yaramaz bir davranış biçimi olarak algılanmaktadır. Maddenin her şeyiyle insana hakim olduğu ve onu kuşattığı bir dönemde şiirden söz etmek, neredeyse suç sayılır oldu. Bütün bunlara rağmen, şiirin her devirde olduğu gibi, günümüzde de sevenleri ve onunla ilgilenenler bulunmaktadır.

Şairler şiirlerini kaleme alırken, onu kendi imbiklerinde damıtarak, okuyucuyla paylaşırlar. Bu damıtma işleminde şiirin hem muhtevası, hem de şekli boyutunda farklılaşmalar ortaya çıkar. Şiir bütünüyle şu duyguyu yansıtmıştır, şu fikri ele almıştır diye tarif ve tahlile tabi tutulamayan, kendine has kuralları olan bir edebi tür olması bakımından, diğer edebi türlerden ayrılır.

Şiirin özünde his ve hayal zenginliği vardır. Zaten his olmadan şiir yazılamadığı gibi, hislerin hayal kanatları altında uçuşu da ona ayrı bir güzellik katmaktadır. His, “derunî” ve “kalbî” olarak da ifade edilen bir kelimedir. Şiirde his, daha farklı bir anlam kazanmaktadır. Bu konuda Tahir-ül Mevlevi hisle ilgili şunları söylemektedir:

“Edebi bir yazıda yalnız düşüncenin bulunması kâfî değildir. Biraz da His bulunmalıdır.” [1] Bu kavramla ilgili olarak Recâizâde Tâlim-i Edebiyat'ında şöyle demektedir:

“Hissiyat, mufrit, şedid ve daimi olur ve erbâbına mağlûb ederek efkâr ve emellerinin medâr-ı münferidi bulunursa ihtirasat nâmını alır. Edebiyatta his ve ihtirâsa birer lisân vermek lâzım gelirse birininkinden itidâl ve halâvet, diğerininkinden şiddet ve hararet görülür.” [2]

Her iki tariften de anlaşılacağı gibi his, duygu olarak vasıflandırıldığı gibi, edebiyatın bir aslî unsuru olduğu da ifade edilmektedir.

Hayâl ise, insanın kafasında tasarlayıp canlandırdığı şeydir. Edebî yazılarda bunun da bulunması lâzımdır. Süleyman Fehmi “Edebiyat” isimli ders kitabında, “hayal en ziyade şiirde, romanda hüküm fermandır. Denebilir ki şiir ve romanda hayâl her şeydir. Fikir ve his cihetiyle mütevassıt, fakat hayâli semin ve metin olan bir şâir kolaylıkla bir müellif-i dâhî olabilir. Edüşşuarâ (şairler babası) Homer, hissi mütevassıt olduğu halde, hayâl-i mübdii sâyesinde muhalled eserler vücûde getirmiştir, Eserlerinde göze çarpan hâssa-i asliye muhayyilesidir.” [3] demektedir.

Bu açıklamadan da anlaşılacağı gibi, bir edebi eserde hissin yanında hayâlin de mutlak surette bulunması gerekmektedir. Birini diğerinden ayrı ve üstün tutmak mümkün değildir. Şair, duygularını kimi zaman his yoğunluklu, kimi zaman da hayalleri ile birlikte dile getirir. Bir şairin önce hissetmesi ve ondan sonra da hayâl etmesi gerekir diye bir kayıt getirilemez. Şair bazen hissederek, bazen de his ve hayal unsurlarını bir arada kullanarak şiirlerini yazar. L.Sami Akalın,”hayâl”i “düş” olarak tarif ettikten son­ra,”sanat ve edebiyatta düşünce ve duygu gibi önemli öğelerden biridir” diyerek, hayalin şiirdeki etkinliğine dikkat çeker. [4]

Hisar şairleri içerisinde önemli bir yere sahip olan Mehmet Çınarlı, son devir Türk şiirde gelenekle birlikte estetiği yakalayan, klasik Türk şiir geleneğini devam ettirme arzusunda olan bir şairimizdir. Onun şiirlerinde yoğunluk her zaman mevcuttur. Şirin estetik yönünü ön planda tutan şair, içinde yaşadığı zamanı da göz ardı etmeden şiirlerini kaleme almıştır. His ve hayal unsurlarını şiirlerinde kullanırken, bir zorlama göremeyiz. Kendi yaşadıklarını, bir başka söyleyişle his ve hayallerini şiirine aktarırken, içtenlik ön plana çıkar. ”Sonbahar Duyguları” isimli şiirinde tabiatta meydana gelen değişikliğin, insan ruhunda bıraktığı etkiyi ve bu etkinin uyandırdığı hisleri dile getirir.

“Birden gelivermiş bağa teşrin;

Her yer yine en gönlü çeken renge bürünmüş.

Son konseri kuşlar veriyor çok daha zengin:

Dallar yine âhenge bürünmüş .” [5]

Her insan rüya görür. Rüyaların bir kısmı uyku halinde, bir kısmı da uyanıkken görülür. Kimi araştırmacılar, rüyayı hayalle karşılamakta, hayal yerine rüya kavramını da kullanmaktadırlar. Türk şiirinde rüya temine çok sık rastlanmaktadır. Şairler şiirlerinde bu temi, gerçek karşısında duygularını başka bir anlatım zenginliğine sokarak anlatmak için kullanmışlardır. Rüya temine, Çınarlı'nın şiirlerinde de rastlanır.

“Bir tatlı çağırış her sabah

Aylardan yine Nisan ayı

Ve bir haz cenneti... Allah Allah

Ne zaman gördüm ben bu rüyayı? [6]

Çocuk hayatın meyvesidir. Onunla hayat güzelleşir, yuvanın sıcaklığı artar, mutluluk katmerleşir. O hayatın umut noktasıdır, gelecektir. Çocuk sevgisi, kimi zaman bütün sevgilerin üzerine çıkar, orada ayrı bir anlam kazanır. Bu sevgi, şairin his ve hayal dünyasında bulduğu karşılık da şairce olmuş, o farklı bir anlatımla sevgisini dillendirmiştir. Çınarlı, çocuğuna olan sevgisini ifade ederken, hislerini şöyle açığa vurur:

“Geliyor ağlayarak bir yere vurmuş kafacık;

Yine yardım dileyen eller uzanmış ufacık

Gel melek yavru, kollar sana ömrümce açık

Kara gözlerden akan yaşları sevsin babacık.” [7]

Şiirde his ve hayal unsurlarının bir arada yer alması, şiirde lirizmi artırdığı gibi, ona belli bir zenginlik de katar. Mehmet Çınarlı'nın şu mısraları his ve hayal unsurlarını birlikte ele alması bakımından, bu konuya güzel bir örnektir:

“Çevremde olmasın da içimdeydi kuvvetin

Gözden uzakta şimdi, gönülden uzaktasın.” [8]

Gültekin Sâmanoğlu, hem ilk şiir kitabı olan “Alacakaranlık” adlı şiir kitabında topladığı şiirlerinin çoğunda, hayal unsurlarına çok yer vermiştir. Gözleri çok iyi görmeyen şair, hayal dünyasına çok dalmakta, net olarak göremediği güzellikleri kendince yorumlamaktadır.

“Attım artık kederi, gamı

Işıkların hepsini kısın.

Göğsüne koyduğum başımı

Bileğinle bastırmalısın,

Avucunla değil.” [9]

Sâmanoğlu, dış âlemden ziyade, kendi iç âlemine dönük bir şairdir. Bu içe dönüklük, çevresinden uzaklaşma, çevreden kaçma biçiminde değildir. Bilakis sevdiklerini yakınında hissetmek, onlarla hemhal olmak arzusundadır. Ancak, bu hemhal oluşlarda paylaştığı duygular ise, kendi iç âleminin yansımasıdır.

Hisar şairlerinde, ilhamını Yahya Kemal'den alan Türk tarihine ve tarihin parlak günlerine özlem duygusu hakimdir. Samanoğlu, “Uzun Vuran Gölge” adlı şiir kitabında, Türk-İslâm medeniyetine duyduğu özlemi dile getiren şair, duygularını okuyucusuyla şöyle paylaşır:

“Ki şimdi üstümden tarih yürüyor

Malazgirt ovasında, ilk ayağı;

Belli, bu bir nikah tazelemesi.” [10]

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, gözlerindeki rahatsızlıktan ötürü, eşyaları kesin çizgileriyle göremeyen Samanoğlu, şiirlerinde eşyaları tasvirde güçlükle karşılaşırken, böyle durumlarda orijinal hayallere başvurur.

“Hani ya o sıcak günler biterken,

Akşamın yaklaştığı saat var ya;

O sütliman havaları severim.

Borçsuz insanlara benzer bir bilsen.” [11]

“Şiir benim her şeyimdir” diyen İlhan Geçer, Hisar dergisinin önemli şairlerinden biri olmuştur. Şiirlerinde genel tema sevgi ve aşk olan Geçer'in çevreye karşı duyarlılığını olumsuz bir çizgide sergilediğini görüyoruz Onun için dış alemin fazla bir önemi yoktur.

“Çaldığımız kapıları

Kilitli sağır bulduk

Kaderin ağlarında

Çırpındık durduk” [12] derken, dıştan içe doğru bir yöneliş içerisinde olduğunu görüyoruz. Yaşadığı gerçeği, gerçeğimsi bir dünyada algılama çalışan şair, aşkı sığınılacak bir yuva gibi algılamaktadır.

Kaçıp sana sığındım

Geceler üstüme üstüme gelince

Sonsuz mutluluklar ormanında

Bir nazlı geyik gibiydin ince.” [13]

İlhan Geçer'in şiirlerinde his ev hayal bakımından ortaya çıkan yoğunluk, onun romantizminden kaynaklansa bile, şiirde söyleyiş güzelliğini bu çerçevede anlamasından da kaynaklanmaktadır. Yaptığı sevgili tasvirlerinde bunu açık bir şekilde görmek mümkündür:

“Yaz sularında yakamoz saçlarıınz

Şehnaz yüzünüz dolu ama asma bahçeler

Haziran saksılarda gül gül açınız

Düşmesin gönlünüze esmer geceler” [14]

Şairlerin his ve hayallerinin zenginleşmesine sebep olan ilham kaynakları oldukça çeşitlidir. Şair, etrafında bulunan her şeyden ilham aldığı gibi, yaşadığı ortam ve bulunduğu durum da kendisini etkiler. His ve hayalin yoğun olarak kullanıldığı şiirlerin ana temasına baktığımızda, sevda ve ayrılık kavramlarının geniş bir yer tuttuğunu görüyoruz. Kimi şairler, şiirlerinde gurbet kavramını kullanmış, gurbetin kendi ruh dünyasında oluşturduğu etkiyi şiirlerine aksettirmiştir. Kimi şairler ise, hayal dünyasında oluşturduğu zenginlikleri dile getirmiştir. Yavuz Bülent Bakiler , gurbet ve hararet şairi olarak tanınmıştır. Şiirlerinde bu özellikleri görmek mümkündür.

“Gurbetin cemresi düştü içime

Sarardı yine gökler

Yalnızım bu şehirde, yapayalnızın...

Ne ben kimseyi beklerim,

Ne kimse beni bekler.” [15]

Yalnızlık, çok hazin bir duygu. Hele Anadolu'nun ücra bir köşesinden çıkıp, kocaman bir şehirde yalnız kalmak, bu şair ruhlu birisi için daha da acı. İnsan psikolojisinde yalnız kalma duygusunun oluşturduğu tahribatlar üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar, bu konunun önemini vurgulamaktadır. İnsan, kimi zaman kalabalık içinde de yalnız kalabilir. Bu yabancılaşmanın bir sonucudur. Eğir kişi bulunduğu ortama yabancı ise, burada yalnız kalmış demektir. Aynı duyguyu Bakiler de yaşamaktadır. O, içinde bulunduğu yalnızlığı şu mısralarda dile getirir:

“Bir garip kimseydin bu şehirde

Sevmezdin her akşam oturup içenleri

Ve kimse bilmezdi o zamanlar

Düğüm düğüm içinden geçenleri.” [16]

Sevgi, yaşandıkça ve paylaşıldıkça güzeldir. Paylaşılmayan veya paylaşılıp da kıymeti bilinmeyen sevgiler, insana büyük acılar verir. Hele bu duyguya kapılan bir şair olursa, o da sevdasını mısralarda dile getirir:

“Benim de bir zamanlar sevdiğim vardı

Beyaz dantel yakalı liseli bir kız

Bağlarda bahçelerde yaylalarda yeşeren,

A1 karanfiller gibiydi aşkımız .” [17]

Şair, büyük şehirlerin keşmekeşinden, gürültüsünden rahatsız olur. Akşam eve döndüğünde bir şeyler arar. Fakat, aradığını bulamaz. İç sıkıntısı insanda, kimi zaman kendi gerçeğini arama duygusu, kimi zaman da kendi gerçeğinden kaçma duygusu uyandırır. Bir dost nefesi, sevgili sesi, aşina bir çehrenin arandığı bu duygu atmosferinde, şair şiirle paylaşır acılarını.

“Yorgun argın dönüyorum her akşam eve

Çözülüyor yüreğimden bir hüzün iplik iplik

Eşyalarda bir bitmez, bir tükenmez gariplik

Bakıyorum odalarda havan yok.” [18]

Yaşadığımız ve doğup büyüdüğümüz topraklardan ayrı kalmak, oralara duyulan özlemin ana kaynağıdır. Kimi zaman turnalara seslenir, sılaya selam söyler, kimi zaman kuşlarla söyleşir, memleketten bir haber bekleriz. Bakiler de, doğup büyüdüğü Sivas'a hasretini şu mısralarla dile getirir:

“Ne güzel seni sevmek böyle uzaktan

Ve seni düşünmek bir çocuk hevesiyle

Her sabah yeniden ezan sesiyle

Müslüman Müslüman uyanan şehir .” [19]

Aşk yüce bir duygudur. Onunla ilgili söylenen bütün sözler ancak söyleyenin yaşadığı veya hissettiği kadardır. “Dert ağlatır, aşk söyletir” demişler. Söyleyebilmesi için şair gönlü de aşksız olmaz.Yavuz Bülent, aşkı merhamet olarak telâkki eder. ”Yine Benim” isimli şiirinde şu mısraları dile getirir:

“Gönlüm baştan başa aşk ve merhamet

Bir gölgedir önümde ardımda gurbet

Bütün yuvarlakların sevdalıların elbet

Muradı yine benim.” [20]

“Şiirin kaynağı sevgi ve güzelliktir” diyen Mustafa Necati Kara­er , ”Şiir, her türlü sevgi ve güzelliklerin çocuğudur. Şair de sevgiyle bakmasını ve güzeli görmesini bilen kişidir” der. [21] Bu yüzden şiirlerinde, hem şaire sevgiyle bakar, hem de sevgiyi dile getirir.

“Sevgi mi dersiniz, sevgi mi tek din,

Saat kulelerinde

Saat kulelerinde bütün şehirlerin

24'lerde binlerce güvercin

Tek bir kanat olarak ağır ağır.

Kerem gibi yanacaktır.” [22]

İnsan sevdiği ile yalnız kalmaktan hoşlanır, onunla derdini paylaşır. Sevgiliyle yalnız kalma duygusu, daha güzel paylaşımlar için bir hazırlık devresi gibidir. Kimi zaman da insanın bir üçüncü kişinin varlığından rahatsız olduğu anlar olur. Karaer, sevgilisi ile yalnız kalma arzusunu şu mısralarda dile getirir:

“Çekilsek bir dağ başına

Ne korku ne yasa.

Bir de üçüncü kişiler olmasa .” [23]

Mevsimler, ayrı bir güzelliktir. Her bir mevsimin insanda uyandırdığı duygular çeşit çişittir. Tabiattaki bu değişme insanın ruh dünyasını da etkiler. İlkbahar, yeniden doğuşu, hayatı sembolize ederken, yaz insandaki olgunluğu, sonbahar ömrün son anlarını, kış ise ölümü hatırlatır insana.

“Kulaklarında ses bulutları

Orta yerinde vurdular baharlarını;

Bir damla kanım akmadı

İsterseniz kaysı çiçeklerine sorun

Bütün tabancalar boştu, besbelli,

Kurşun çıkmadı, ses çıkmadı.” [24]

Uzakta olan sevgiliye duyulan hasret insanda duygu yoğunluğuna sebep olur. Şairlerin şiirlerinde, his unsurunun kullanılmasına hasret duygusu daha çok sebep olmaktadır. Karaer de hasretini şöyle dile getirmektedir:

“Senin bildiğin dudaklar var ya,

Dağ pınarı yalnızlığında şimdi

İki kum tanesi, iki sarı kum

Arasından sızan incecik türkülere

Seni, ulu dağlara anlatıyorum.” [25]

Ayrılıklar, hüzün getirir. Türkümüzde işlenen ayrılık teması hüzün ve acıyı birlikte dile getirmiştir. “Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun/ Gördün güzelleri beni unuttun” dizelerinde, ayrılığın acısı en derin bir şekilde ifade edilirken, bir başka türküde de “Yarim senden ayrılalı, hayli zaman oldu gel gel” denmektedir. Bir başka türküde de, “Ölüm Allah'ın emri ayrılık olmasaydı” denmesinde, ayrılık ölümden daha acı olarak telakki edilmiştir. Karaer de, ayrılık duygusunun oluşturduğu hüznü şöyle ifade eder:

“Ayrılık, yollardan ve dağlardan

Kervanlar geçer eski çağlardan

Çıngırak sesleri uzun uzun,

Çıngırakları düşünür müsün?” [26]

Dudağı noktaya, belinin inceliği kıla benzeti­len ve kendisine şiirler yazılan, kadınlarımız; hep düşünülen, sevilen varlıklar olmuştur. Karaer de,”Kadın­lar” isimli şiirinde onlara şöyle seslenir :

Eylemeyin benim yüreğim yufka

Hele güz yağmurlarına dayanamam

Derdiniz bir yeşil derdiniz bir başka

Saçınız süpürge olmuş çoğu zaman

Boş evlerin bereketi kadınlarım.” [27]

Bir başka şiirinde de şöyle der:

“Seninle sende olmak kolay değil,

Her gün yeniden ölmek kolay değil.

Can evine yerleşen ilk bıçağı

Çıkarıp atabilmek kolay değil.” [28]

Hisar şairleri arasında yer alan Yahya Akengin 'in şiirlerinde genellikle ana tema, hasret ve hüzündür. Yaşanan geçmişin güzellikleri veya acıları insanda farklı duygular uyandırır. Akengin'in şiirlerinde hisler ve hayaller, beslenen kaynağın özelliğine göre değişiklik arz eder. Akengin, kimi zaman kendi iç dünyasında oluşturduğu hayali yaşamak, onu sadece kendisi ile paylaşmak ister. Özel duygularının derinliğini ve onun ikinci kişilerle paylaşımın tereddütü içinde olan şair, sevgiliyi kendini hayal dünyasında tasvir ederken bu durumunu açığa vurur:

“Utancından yanakları al al

Gözler aşk kitabı dil sanki lâl

İçte kımıldar en tatlı sızı

Sustukça sevmeli böyle kızı.” [29]

Hislerimiz kimi zaman kendi kontrolümüzden çıkar, hayal dünyamızın derinliklerinde yol alır. Bu yol alış içerisinde şair ve şiirin birleştiği bir nokta olur ki, bu nokta his ve hayal yoğunluğunun birleştiği yerdir. Yahya Akengin, kimi zaman imgeleri kullanırken, bu imgelerin çağrışımlarından yararlanır.

“Ne zaman barış,ne zaman mutluluk

Ne zaman sevgi dense

Hep aklıma gelir ,

­O bahçede çiçeklere verilen su

Akıllı kız ve türküsü.” [30]

Tabiatın insan ruhu üzerinde etkileri tartışılmaz. Bu yüzden şairler tabiatın bütün unsurlarını şiirlerinde kullanırken, bu etkilenmeleri de göz önünde bulundurmuşlardır. Mevsimlerin şairlere göre yüklendikleri anlamlar da değişiktir. Bunlar, sanatçının gözünde ayrı ayrı değer kazanır. Bahar, sevgi ve aşkı; sonbahar, ölüm ve ayrılığı hatır­latır. Yahya Akengin, sonbahar mevsiminin kendisinde uyandırdığı hissi şu mısralarda dile getirir:

“Eylül sularında hüznün sararmış rengi

Kanatsız sevgilerin anısı havada kuşlar

Ederler delik deşik, ederler yaralı

Gönül penceremize vuran maviliği.” [31]

“Şair hayâlsiz olamaz” diyen Akengin, şiirlerinde hayâl unsurlarına çok yer vermiştir. Akengin'in sonbahar mevsiminin kendi ruh dünyasında oluşturduğu etkiyi ifade eden bir diğer şiiri de şöyledir:

“Erzurum Garı'nda bir tren

Sırtında Sonbahar yükleniyor

Dalından düşmüş yaprak gibi yolcu1ar

Rüzgâra boyun eğmiş,

Biri de ben.” [32]

Tabiatın, şairin ruh dünyasına etkisi değişiklik arz eder. Aslen Bay­burtlu olan Akengin, yetiştiği bölgenin zor, şartlarını dile getirirken, bu zor şartların oluşmasındaki tabiatın etkisine dikkat çeker. Bu tespitini de his ve hayal unsurlarını birlikte kullanarak dile getirir:

“Zigana Geçidi'ne koydum yüreğimi

Doruklarında akşam nasıl olur unutmadım

Kar yağınca uzaklarda neden titrediğimi,

Daha kimselere anlatamadım.” [33]

Kimi zaman geçmişi anar, orada yaşanan güzelliklere hasret duyarız. Bazen de yaşamadığımız güzellikleri, yaşar gibi olur, hayal dünyamızda kendimizce o günleri yeniden yaşarız. Şairler geçmişi yeniden yaşamak veya geçmişin güzel günlerine tekrar dönmek için şiirlerinde hayal unsurlarından yararlanırlar.

“Gün gün ararım seni çocuk

Yıldönümü değil, saat-dönümlerini kutlarım

Neylersin, renginde durmadı hiçbir ufuk

Her şey mısralar gibi kaldı yarım...” [34]

Mistik düşünceler ve bu düşüncelerin aksetmesinde, realiteden söz etmek veya realitenin kalıpları ile bu düşünceleri ifade etmek mümkün değildir. Aklın devrede olduğu veya aklın kabul ettiği sınırlar içerisinde verilen hükümler, mistik anlayışla çelişir. Şairlerin büyük bir ekserisi, şiirlerinde mistik bir havaya bürünür ve duyuşlarını bu havada dile getirirler. İşte bu dile getirişte en büyük yardımcıları hisleridir.

“Türküler kervanıdır bitmez umudumuz

Eygub'un sabrından uzun...

Boşuna değil “âşık-millet olduğumuz,

Rüzgârda salınan şu yapraklar

Ayak sesleridir Yunus'un.” [35]

İnsanın hüzünlenmesine sebep olan unsurlar arasında, kaybedilen değerlerin ve sevgilerin yeri büyüktür. Bu yüzden hüzün mutsuzluk ve umutsuzluk arasında bocalamanın sonucunda yaşanan bir duygudur. Hüzün çoğu kere şairin ilham kaynağı olmuş, özellikle hüzünlü olduğu zamanlarda en güzel eserlerini vermişlerdir. Kimi şairler bu yüzden hüzün şairi olarak anılmışlardır.

“Hüzünler bir ateşten yayılan dumansa eğer,

Alevden bir şarkı başlamıştır içimizde

Ondandır insan bazen

Ne söylerse yanık söyler.” [36]

Hisar dergisi etrafında toplanan şairlerin, ilk sayıda belirtilen ilkeler doğrultusunda başlattıkları sanat hareketi, yozlaşmanın ve bozulmanın hızla arttığı bir dönemde, millileşme ve milli kimliğe sahip çıkmada önemli katkıda bulunmuştur. Türk dilini seven ve onun güzelliklerini eserlerine yansıtan şairler, şiirin milli kimliğini oluşturmada da önemli bir görevi yerine getirmişlerdir.

[37]


[1] Tahir-ül Mevlevî: Edebiyat Lügatı, Enderun Kitabevi, 2.bs., İstanbul,1984, s.54.

[2] a.g.e., s. 54.

[3] a.g.e.., s. 51

[4] AKALIN, L: Sami: Edebiyat Terimleri Sözlüğü, Varlık Yayınları, İstanbul, 1984, s. 131.

[5] ÇINARLI, Mehmet: Güneş Rengi Kadehlerle, Mars Matbaacılık, Ankara, 1958, s. 5.

[6] a.g.e., s. 22

[7] ÇINARLI, Mehmet: Gerçek Hayali Aştı, Hisar Yayınları, Ankara, 1969, s. 48.

[8] a.g.e., s. 69

[9] SAMÂNOĞLU,Gültekin: Alacakaranlık, Ankara 1970, s. 41-42.

[10] SAMÂNOĞLU, Gültekin: Uzun Vuran Gölge, 1983. s. 25

[11] a.g.e., s. 23

[12] GEÇER, İlhan: Bir Bulut Geçti, Ankara 1973, s. 11.

[13] a.g.e., s. 11.

[14] a.g.e., s. 7.

[15] BAKİLER, Yavuz Bülent: Yalnızlık, Türkmen Yayınları, 5. bs., İstanbul 1982, s. 7.

[16] a.g.e.., s. 8

[17] a.g.e., s. 14

[18] BAKİLER, Yavuz Bülent: Duvak, Hisar Yayınları, Ankara, 1971,s. 23.

[19] a.g.e.., s. 19

[20] BAKİLER, Yavuz Bülent: Seninle, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul, 1986, s. 47.

[21] Mustafa Necati Karaer ile Şiir üzerine Sohbet, Konuşan: 0. , Yazıcı,Türk Edebiyatı, Nu:1l8, Ekim 1983.

[22] KARAER, Mustafa Necati: Güvercin Uçurmak, Hisar yayınları,İstanbul,1977, s.14.

[23] a.g.e.., s.31.

[24] a.g.e.., s.39.

[25] a.g.e.., s.43.

[26] a.g.e..,s.81.

[27] a.g.e..,s.85.

[28] KARAER, Mustafa Necati: Kuşlar ve İnsanlar, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları Ankara, 1982, s.73.

[29] AKENGİN, Yahya: İstesen, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1969, s. 30.

[30] AKENGİN, Yahya: Akşamla Gelen, Hisar Yayınları, Ankara, 1973, s. 14.

[31] a.g.e.., s. 15.

[32] a.g.e.., 23.

[33] AKENGİN, Yahya: Çağ Sürgünü, Hisar Yayınları, Ankara, 1977, s. 7

[34] AKENGİN, Yahya: Akşamla Gelen, Hisar Yayınları, Ankara, 1973, s. 39.

[35] AKENGİN, Yahya: Çağ Sürgünü, Hisar Yayınları, Ankara, 1977, s. 41

[36] AKENGİN, Yahya: Saatler ve Çehreler, Ocak Yayınları, Ankara, 1982, s. 24.

[37]

<< Geri