Bordamıza Vuran Deniz'de Zehra Hanım

Gıyasettin Aytaş

Sanat hayatına şiirle başlayan Orhan HANÇERLIOĞLU, daha sonra hikâye ve romana yöneldi. Bu alanda yazmış, olduğu eserleriyle belli bir başarı elde eden sanatçı, zamanla bu sahayı da terk ederek felsefeye kaydı. Romanlarında genellikle, büyük şehir insanının hayatını kaplayan iç, dış baskıları ele alan Hançerlioğlu, bu insan­ların içine düştüğü bunalımları sıkıntıları ve çıkmazları an­latmıştır. Bu romanlarından biri de "Bordamıza Vuran Deniz'dir".(1 )

Romanda büyük şehrin, zamanla insanın nasıl değerlerinden, değer yargılarından uzaklaştırıldığı; kendine ve çevresine yabancılaştırıldığı anlatılmıştır. Ana hat­larıyla romanın konusu şöyledir:

Cemalettin Ağa, zamanla toprağın değer kaybetmesi ve toprak ağalarının imparatorluklarının çökmeye yüz tut­masından ötürü, Gaziantep'i terk ederek karısı Zehra Hanım, iki yaşında oğlu Cevat ve yanlarına aldıkları hizmetçi kız Güllü ile birlikte İstanbul'a gelir.

İstanbul, ailenin hayatında çok önemli değişiklikler yapar. Cevat'tan sonra, Münevver, Suat, Sedat ve Vedat adlarında dört çocukları daha olur. Bunlardan, Cevat ve Suat babalarının ölümünden sonra ayrılarak kendi düzenlerini kurarlar. Zehra Hanım ise oğulları Sedat, Vedat ve kocası terk ettiği için baba evine dönmek zorunda kalan Münevver'le birlikte oturmaktadır.

Zaman içerisinde bozulan ve dejenere olan düzen, iç huzursuzluklara ve çekişmelere neden olur. Cevat ve Suat'ın ailelerindeki huzursuzluğun sonuçları Zehra Hanım'ı da etki­ler. Cevat'ın birinci hanımından olan çocukları Cemalettin ve Zehra, üvey anne baskısına dayanamayarak Zehra Hanım'ın yanına sığınırlar. Suat'ın oğlu Cem ise umursamaz ve sorumsuz biri olmuştur.

Münevver Hanım kocası onu bırakalıdan beri büsbütün susmuş içine gömülmüştür. Yüz sorudan onuna karşılık verir. Çirkindir. Bunu kendisi de bilir. Kocasından ayrılmak onun için bir çeşit bitiş tükeniş olmuştur. Hâlâ yaşayabilmesi, kızı Gülçin'e olan bağlılığından ötürüdür.

Sedat ve Vedat henüz düzenlerini kurmadıkları için hazır yiyicidir. Bunlardan Sedat, Gaziantep'e dönüp baba toprağına sahip olmayı arzu etmektedir. Ancak, Cevat'ın oyunları yüzünden bunda başarılı olamaz.

Romanın sürükleyici ve önemli karakterlerinden biri Zehra Hanım'dır. Antep'ten İstanbul'a geldiğinde yirmi yaşında var yok. Münevver'i karnında getirmiş. Cevat ise iki yaşındadır. "Okuma yazması olmayan bütün yaşama gücünü evine çocuklarına harcamış bir kadındır. Olur olmaz her şeye kızar, söylenir. Ama gerçekte iyi kalplidir. (s.229). Kocası öldüğü vakit otuz sekiz yaşlarında olan Zehra Hanım kocasına olan bağlılığı ve sadakatini o öldükten sonra da terk etmemiştir. Cemalettin Ağa'nın ölümünden sonra onun aile üzerindeki otoritesini bir müddet devam ettirse bile bunda da başarılı olamayan Zehra Hamın "... Olmadı iş işten geçti artık. Hacı Efendi'nin ölümü kolumu kanadımı kırdı. Ne ettiğimi bildim mi? Vedat evlenmiş, Sedat evlenmiş umurumda mı benim. Öbürleri evlendi de ne hayırlarını gördüm sanki" (s. 260) demektedir.

Zehra Hanım okuması olmamasına rağmen geniş halk kültürünün derin tefekkürünü yansıtan sözler eder. Bunlar içerisinde öyleleri vardır ki, saatlerce konuşsa bile o söz kadar etkili olamaz. Gaziantep'ten İstanbul'a geldiklerinde ilk durakları Haydarpaşa Gar'ı olur. Bu ka­labalık insan seli ilk defa karşılarına çıkınca Zehra Hanım çok telaşlanır. Cemalettin Ağa bir ara kendisini Güllü ile birlikte yalnız bırakıp biraz gecikince, Güllü'nün (...) nerelere gitti kim bilir, bizi bıraktı mı ne? (s.231) sözüne Zehra Hanım'ın verdiği cevap enteresandır.

"Erkek ata binen sözden mahrum kalır. Adam adama yük değil, can gövdeye mülk değil" (s. 231). Bu sözün altında yatan derinliği açıklamak ise , ayrı bir çalışma konusu olacak niteliktedir.

Zehra Hanım, İstanbul'un büyüklüğü ve insan ka­labalığı karşısında tedirgindir. Yanından yöresinden gelip geçen insanlara, ipek maşlahlı kadınlara bakarak:

"İnsanoğlu on, dokuzu don, güvenme öyle varlığa düşersin böyle darlığa" (s.214) diye mırıldanır. Bu sözleriyle Zehra Hamın, farklı insan manzaralarını değerlendirirken, süslü püslü kendinden emin ve havalı olanları eleştirir.

Zehra Hanım'ın her sözünün bir gerekçesi vardır.

Kullandığı deyim ve ata sözlerini seçerken zamanlamayı çok güzel yapar. Güllü'nün

'- Ablaaa" sözüne,

- Ne o kız? diye seslenir. O ise;

“ Şeyim geldi..." deyince Zehra hışımla onu kolundan çeker ve kocasına duyurmamaya çalışarak. y

- Şaşkın ördek götün "S götün yüzer (s.215) der.

Türk'ün geleneksel aile hayatında anne ve babanın ayrı bir önemi vardır. Hiç biri diğerinden hiç bir zaman ayrılmamıştır. Bilhassa geniş aile tiplerinde anne de, birinci de­recede aileden sorumlu ve söz sa­hibidir. Kocasının en büyük yardımcısı ve destekçisidir. Zehra Hanım, böyle bir kültürle yetiştiği için, yeni geldikleri büyük şehirde de aynı şeyleri yapmak ve aramak ister. Ancak hayal kırıklığına uğramaktan kurtulamaz.

Insanoğluna güvenilme­yeceğini, hela hiç tanımadığı ve ilk karşılaştığın kimselere itimat edilmeyeceğini Zehra Hanım'ın şu sözlerinden anlıyoruz.

"Çakal eniği kurt olmaz, çarşı iti koyun beklemez." (s.213).

Zehra Hanım'ın oğullarından Cevat ve Sedat'ın aileleri içinde de tutarsızlıkları vardır. Aile bireyleri arasındaki bağlılığın zayıflığı, güvensizliğe ve samimiyetsizliğe sebep olur. Bu durum da, sağlıklı ilişkilerin kurulmasını engeller. Bundan en çok etkilenenlerin başında gene Zehra Hanım gelir.

Bayramların, Türk'ün ge­leneğinde büyük bir yeri vardır. Bu önemli günlerde büyükler ziyaret edilerek, onların gönülleri hoş edilir. Gene böyle bir bayram gününde Zehra Hanım'ın oğlu Suat'ın hanımı Sabiha ve torunu Can, Zehra Hanım'ı ziyarete gelmişlerdir. Zehra Hanım titrek elleriyle torununun başını okşamaya çalışarak.

- Rabbim kem gözlerinden saklasın diye mırıldandı, nice bayramla­ra yetişirsin kaşla göz, kalanı söz, kırk bir buçuk kere maşallah" (s.218) der.

Herhangi bir tahsil görmemiş olan Zehra Hanım. sözleri ve davranışıyla derin bir halk kültürünü yansıtır. Her sözünde bir derinlik, her davranışında bir anlam vardır. Güllü'nün telaşlı ve sevinçli bir ifadeyle.

- Amanın, amanınnn (....) küçük bey geldi hanımcığım, küçük bey geldi.... ' (s.218) sözüne şu karşılığı verir:

'- Görmedik görmüş, akıldan olmuş (s.218).

Zehra Hanım, kadınlara has duygusallığa da sa­hiptir. Çocuklarından sürekli görmediği ilgi ve sevgiyi ara sıra görünce bundan oldukça etkilenir.

'- Ay oğul, oğul, oğul.. diye hıçkırmaya başladı, öldüre yazdın beni, Gön yufka yerinden delinir, bilmez misin? Ot kökün üstüne biter, kaynayan kazan kapak tutmaz" (s.219) der.

Oğulları istediği gibi çıkmadığı için Zehra Hanım'm çok muzdarip olduğunu görüyoruz. Büyük oğlu Cevat, babadan kalma malların üstüne konmak için bütün yolları dener. Suat ise, üniversitede profesör olmasına rağmen maddeten sıkıntılarını halleden ağabeyi Cevat'ın güdümüne girmiştir. Sedat ise, Antep'e gitmek, oradaki mülke sahip olmak arzusundadır. Zehra Hanım bu durumlara çok sinirlenmektedir. Vedat'a:

"Ne hâlin varsa gör..... diye bağırdı. Oğlum deli, malı neylesin, oğlum akıllı, malı neylesin dedik başımıza gelmeyen kalmadı. Yağma mı var? Gözüm açıldı artık. Eşek eşekken çamura bir kere çöker. Oğul usta ekmeği çift kaparsa, analık usta yumağı ufak yapar" (s. 223) Cevat için ise:

......... Cevat olacak çapçı Etyemez'deki arsanın üstüne oturdu. Sen de Antep'te ki tarlalara göz dikiyorsun. Rahmetli babacığınız sağ olsaydı da bana bu ettiklerinizi görseydi. Baskısız yongayı yel alır, sahipsiz tarlayı el alır" (s.223). Aslında Sedat annesinin bu sözlerinden etkilenmez Zehra Hanım, Etyemez'deki arsayı satmak için Cevat'a vekâlet vermiştir. Ancak Cevat'ın gidişi o gidiş olmuştur. Zehra Hanım'a göre

- Oduncunun gözü omçada, dilencinin gözü çömçede." En düşündürücü ise:

" Bir hatır iki hatır, üçüncüsü de vur yatır". (s.223). Sedat'ın niçin vekâlet verdiğini söylemesi üzerine de:

- "Densizin devesi çansız öter" der. Çüııkü hay­vanın alacası dışında insanın alacası içinde" olur. Cevat'ın bu yaptığını değerlendirirken ise, "Ağaca bal­tayı vurmuşlar, sapı benim bedenimdedir demiş" sözünü kullanır.

Oğulları konusunda çok dertli olan Zehra Hanım, "Ekmek olsun kuru olsun oğlan olsun deli olsun dedik başımıza bu geldi" (s.231) demektedir. Bir işin ilerde nasıl sonuç vereceğini ifade etmek için de "Olgaç oğlak kılından belli olurmuş" der(s.231). Cevat'ın kendisini ziyaret etmemesine işlerinin çokluğunu bahane gösterince de , "Boş gezenin boş kalfası" sözüyle karşılık verir.

Gene oğullarıyla sürtüşen Zehra Hanım, onlara söz geçirememenin çaresizliğini "Deliyle gitme yola, başına gelir türlü belâ' sözüyle ifade eder (s. 232). Aslında Zehra Hanım'a göre, "iki deliye bir uslu bakar" ama, kendisi bunu pek başaramaz.

Zehra hanım, gelenekten yetişmiş, dini değerlere son derece bağlı biridir. Torunlarımın belli bir yaşa gelmesine rağmen, hâla sünnet edilmemiş olmasına kızar. Bu konuda oğlu Cevat'i mesul tutmak­tadır.

"O Cevat ölür de onları sünnet ettirmez. En kolay iş yemek, o da çiğnenmeden yutulmaz. Anladın mı oğlum?" der (s.232).

Sünnetin de kendine has bir geleneği vardır. Taşçızâde Hacı Cemalettin efendilerin sünnet merasimi­ne kimse kusur buhnamalı. Bunun için, Zehra Hanım to­runlarının sünneti için bütün tedbirleri almak ister. Ona göre: .

"El yumruğunu görmiyen kendi yumruğunu kan­tar sanırmış. Hayır san işine, hayır gelsin başına. Her horoz kendi zibilliğinde yavuzdur" (s.233).

Anne ve babanın evlat yetiştirmedeki rolünü be­lirtek için de, Zehra Hanım "Otu Çek, köküne bak demişler" (s.233) der. Amcaları olarak, yeğenleriyle ilgilenmedikleri için Suat'a çok kızan Zehra Hanım, "Balık kokarsa tuzlarlar, ya tuz kokarsa ne ederler­ der..... Ayrıca, "Minareyi yaptırmayan yerden bitmiş sanır", derken her işin o kadar göründüğü gibi kolay gerçekleşmediğini belirtmek ister.

Anne ve baba çocuklarının yetiştirilmesinden birinci derecede sorumludur. Onun için, kimi zaman babanın ağırlığı, kimi zaman da anneninki, çocuk yetiştirme konusunda baskın çıkar. Cemalettin Efendi, Anadolu'daki bütün ailelerde olduğu gibi, çocuklarının geleceğini düşünen, onlara iyi bir istikbal hazırlama kaygısı içinde bulunan bir baba olarak, çocukları konu­sunda endişe duymaktadır. Bu durumu karısı Zehra Hanım'la tartışır.

"Hacı Cemalettin Efendi:

- Bu çocuk adam olmayacak kadın... diye bağırıyordu.

- Olmazsa nidelim a efendi, dilden gelen elden gelir mi? Bir minare var doğru, onun da içi eğri.

- Ben bir gün göçüp gidersem çok çekeceksin

bundan. - Allah sana uzun ömürler versin. Başımı salla­madık ağaz olmaz demişler. Koça boynuzu yük değil ya...

- Koça boynuzu yük mü değil mi bilmem ama, bu sana iyice yük olacak.

- Canın sağ olsun. Baş bizim olursa börk eksik olmaz. Tavuk tavukken, bir su içer, bir göğe bakar.

- Kardeşlerine de zararı dokunacak itin.

- İlahi efendi, düşündüğün şeye bak. Kardeşi kardeş yaratmış, rızkını ayrı yaratmış. Burun yüzden düşer mi hiç?

- Yüzünü kara edecek ocağımızın..." s. 245).

Zehra Hanım, Gaziantep'ten İstanbul'a geldiklerinde yanlarında getirdikleri Güllü onun tek can yoldaşı olarak kalmıştır. Diğer çocukları birer birer evden ayrılmışlar, kendi dertlerine düşmüşlerdir. Artık, arada sırada onların ziyaretleriyle teselli bulmaktadır. Güllü de, bu ziyaretleri dört güzle bekleyenlerden biridir. "­Küçük bey ne zaman gelecek diye" düşünen Güllü'ye, Zehra Hanım,

"-İlahi kız, o da mı tasa oldu sana? Herkesin deli­si evinde, derdi karnında" (s.260) diye cevap verir. Ev­latları konusunda çok dertli olan Zehra Hanım, onların hayırsızlıklarını, "Bir gözün gördüğünü ötekine hayır etmez. Canı yanan eşek attan berk kaçar." (s.260) sözleriyle dile getirir.

Zehra Hanım, dağılan ailenin ıstırabını bütün benliğinde hisseder. Bir taraftan oğullarının kendi ara­larındaki iç çekişmeleri, diğer yandan, kocası tarafımdan terk edilen kızı Münevver'in acısı. Oğullarından Sedat, Antep'e giderek baba malına konmayı düşünmekte, bunu da sık sık dile getirmektedir. Münevver, rüyasında Sedat'ın Antep'e gittiğini gördüğünü söyleyince, Zehra Hanım, şu cevabı verir:

"-Tandır başında... dedi, bağ dikmek kolaydır. Tavuk kaza bakarsa bilmem neresi yırtılır. Kim dedi ona Antep'e gitsin diye? Becerebileceği iş miydi? Suyu ha­vana koy, döv döv gene su. Hamama giren terlemeden çıkmaz elbet." (s.261 )

Oğlu Vedat'ın gözlükçü kapalı olduğu için gözlüklerini değiştiremediğini söylemesi üzerine dc,

"-Sen ağa, ben ağa... diye söylendi,. bu ineği kim sağa,

Sonra hemen hatırlamış gibi, telaşla ekledi:

Hasta ol benim için, öleyim...' (s.261)

sözlerini yapıştırır.

Zehra Hanım, görüldüğü gibi, her bir sözünü bir Atasözü ile pekiştirir. Böylece az şeyle çok şey anlat­manın güzel örneklerini sunar. Yazar, Zehra Hanım tipi­ni çok iyi yakalamış, onun şahsında, Anadolu Türk kadınının, göründüğü gibi olmadığını, engin bir irfana sahip, kendi kişilik ve kimliğini ortaya koyarken, geçmişin birikimlerini çok iyi değerlendiren kimseler olduğunu belgeler. Bu romanda özellikle seçilen Zehra Hanım, yozlaşmış ve bozulmuş şehir kültürüyle yetişmiş çocuklarının karşısında, öz kültürümüzün, kültür mirasımızın bir aynası gibidir.

Zehra Hanım, zaman zaman geçmişe döner. Sanki içinde yaşadığı ortamın sıkıntılarından, dertlerin­den, ıstıraplarından böylece kurtulmaktadır. Gene böyle bir dönüş sırasında, İstanbul'a gelişlerini hayâl eder. Cevat kucağında mışıl mışıl uyumakta, Güllü eteğine yapışmış bir vaziyette çekiştirmektedir.

- Korkuyorum... diye fısıldadı.

sesini.

- Deveciyle konuşan kapıyı büyük tutmalı, kes

Çevresini görmemek için yumduğu gözlerini, ara sıra, kocasının ensesine açıyordu. Yıllardır bu ensenin peşine takılmış, sonunu düşünmeden, yürüyüp durmuştu." (s.280) Zehra Hanım gene Güllü'nün:

'- Abla?

- Gene ne var?

- Varmadık mı daha?" sözüne,

- Dünyanın ucu ıızun. Serçeyle konuşanın sesi sema dan gclir. Dırlanma artık, otur oturduğun yerde." (s.280) diye cevap verir.

Zehra Hanım, bir bütün olarak değerlendirilecek olursa, Bordamıza Vuran Deniz romanının sürükleyici ve asli bir tipidir. Çocukları, kendisinden zaman içinde kopmuş olsalar bile, kocasının yokluğunu daha çok his­setmekte, onun hayâliyle yaşamaktadır. Günümüz aile yapısı içinde sorumsuz annelerin, çocuklarını umursa­maz, onlarla ilgili endişe duymaz yapılarının yanında, Zchra Hanım, münevver bir Türk Annesi'nin bütün özelliklerini üzerinde taşıması bakımından önemlidir.

(1) Orhan Hançerlioğlu, Bordamıza Vuran Deniz, Karacan Yayınlan, İst., 1981.

Bilgi Çağında Eğitim, Yıl: 2, Ocak-Şubat-Mart 1995

<< Geri