BEKTAŞİ KIZ ROMANI HAKKINDA BAZI TESPİTLER

Dr. Gıyasettin AYTAŞ

Edebi eserler, yaşanılan devrin sosyal, kültürel ve siyasal hayatını yansıtırken, nesiller arasında köprü vazifesi de görürler. Geçmişe ait birikimler edebi eserler vasıtasıyla aktarılırken, bu konuda tahkiyeli eserler önemli bir fonksiyon icra ederler. Tahkiyeli eserler içerisinde yer alan romanlar, temelde insanı ve onun macerasını irdelerken, yaşanılan devrin sosyal, kültürel ve siyasal yapısı hakkında da ipuçları verirler. Günümüzde romana malzeme taşıyan konuların yetersizliği, romanlarımızı geçmişe yöneltmiş, ele alınan konular genellikle egzotik ve tarihi mekan ve olaylara dayanmaktadır.

Türk edebiyat tarihi, yaşanan siyasal, sosyal ve kültürel değişimin bir sonucu olarak, çeşitli evrelere ayrılmıştır. Bu evreler içerisinde yer alan edebi eserler ise, o devrin özelliklerini taşıma ve yansıtması bakımından ele alınıp değerlendirilmektedir. Her edebi eser, ortaya çıktığı dönemin, toplumsal anlayış ve kavrayışlarını yansıtır. Bir eseri sağlıklı bir incelemeye tabi tutmadan önce, onu hazırlayan şartların öncelikle dikkate alınmış olması, hakkında verilecek hükümleri geçerli kılar.

Türklerin İslamiyeti benimsemeleri ile birlikte, mensubu oldukları bu dinin kültürel etki alanına da girmiş oldular. Böylece, edebi eserlerimizin bundan sonraki verimlerinde, bu kültürün etkilerini en açık bir şekilde görürüz. Bir yandan geçmişi M.Ö. 5000 yılına dayanan bir halk edebiyatı, diğer yandan İslamiyetle birlikte edebiyatımızda görülen divan edebiyatı birbirinden farklı çizgilerde gelişimlerini devam ettirmişlerdir.

Halk edebiyatı İslamiyetin kabulünden sonra üç farklı muhteva sergiler: Bunlardan birincisi, anonim halk edebiyatı, diğeri aşık edebiyatı ve üçüncüsü de tekke edebiyatı. Tekke edebiyatına mensup olan şair ve yazarlar, aldıkları tasavvuf eğitimlerinin bir sonucu olarak, ortaya koydukları eserlerde farklı bir zevk ve renk sergilediler. Ancak, çoğu manzum olan bu eserler içerisinde nadir de olsa nesir olanları da bulunmaktadır. Nesir olanların büyük bir ekseriyeti de didaktik özellik taşımaktadır. Ahmet Yesevi ile birlikte başlayan Türk tasavvuf edebiyatı, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve Mevlana ile şekillenip olgunlaşan macerasını anlatacak edebiyat eserleri, daha doğrusu romanlarımız maalesef yok denecek kadar azdır. Yazılmış olan romanlar ise, ya aşırı karalama, ya da bütünüyle hayal mahsulü olağanüstülükleri içermektedir.

Hacı Bektaş Veli, Türk kültür hayatına damgasını vuran, Türklüğün hamurunda mayası bulunan önemli bir şahsiyettir. Anadolu bozkırında yeşerttiği hoşgörü ve sevgi tohumları gün geçtikçe yeşerip büyümüş, batıda Macaristan, doğuda Çin sınırlarında meyvelerini vermiştir.

Hacı Bektaş Veli'nin ortaya koyduğu görüş ve düşünceleri yaşamak, bunları sistemleştirerek bir tarikat anlayışı içerisinde yaşatmak Bektaşilik olarak adlandırılmıştır. Osmanlı'nın ilk kuruluş günlerinden başlayıp, günümüze kadar gelen bu tarihi süreç içerisinde elde edilen birikimler edebi eserlere de yansımıştır. Ancak, bu yansımalar, yeterince kamuoyuna aksetmemiş, yanlış bilme ve bilgilenme neticesinde, Bektaşilik hakkında yazılan bazı eserlerde olumsuz görüş ve kanaatler ileri sürülmüştür.

Görüşlerin ortaya çıkıp gelişmesinde bir temel dayanak bulunur. Zaman içerisinde, anlayışlar ve kavrayışlar bir takım kişi veya kişiler tarafından özünden uzaklaştırılarak, farklı maceralara sokulabilir. Böylece, yozlaştırılan düşünce ve görüşlerin temelinden uzaklaştırılması yüzünden, o görüş ve düşünce hakkında hiç de layık olmadığı ithamlar ve suçlamalar ileri sürülür. Bektaşilik de bunlardan biridir.

Bektaşilik hakkında elde bulunan kaynakların yetersizliği, var olan kaynakların da yeterince gün ışığına çıkarılamayışı, Bektaşilik hakkında çeşitli yalan yanlış değerlendirmelerin yapılmasına sebep olmuştur. Son yıllarda bazı araştırmacıların yapmış olduğu çalışmalar bir nebze olsun bu konuda kamuoyunu bilgilendirdi. [1]

Konusunu Bektaşilik ve Bektaşilik etrafında gelişen olaylardan alan roman ve hikayelerin ele alınıp incelenmemesi veya incelenen eserlerin bu yönünün göz ardı edilmesi, bizi bu türden romanları incelemeye yöneltti. [2] “Nur Baba Romanında Yozlaşan Bektaşilik” [3] adlı yazıdan sonra, aynı konunun başka romanlarda da ele alındığını gördüm. Bu romanlardan biri de Niyazi Ahmet Banoğlu tarafından kaleme alınan “Bektaşi Kız” [4] adlı romandır.

Roman bir aşk hikayesine dayanmaktadır. Bektaşi bir delikanlıya aşık olan genç kızın başından geçenler romanın konusunu teşkil etmektedir.

Romanda ele alınan vaka ana hatlarıyla şöyledir: Zengin bir ailenin kızı olan genç kız, (romanda adından söz edilmemektedir) evlerinin önünden sürekli gelip geçen genç bir delikanlıya aşık olur. Ona aşkını nasıl ifade edeceğini düşünüp duran genç kız, sonunda erkek gibi giyinerek sevdiği gencin yolunu keser. Güya bir kıza aracılık ettiğini söyleyerek, delikanlıya olup bitenleri anlatır. Ancak,delikanlı bu işe oldukça kayıtsız kalır, İlgi göstermez. Onun bu tavrı genç kızı büyük bir hayal kırıklığına uğratır. Çaresiz kaldığı bir sırada, aklına genç delikanlının Bektaşi tekkesine devam ettiği gelir. O da sevgilisine yakı8n olmak için Bektaşi olmaya karar verir. Bu konuda önce delikanlıdan yardım ister. Olumlu cevap alamayınca, dadısından destek ister. Dadısı, genç kıza yardımcı olmaya karar verir. Dadı genç kızı ailesinden gizli olarak Bektaşi tekkesine götürür.

Bektaşi babası genç kızı büyük bir ilgiyle karşılar. Daha önce hiç bilgisi ve ilgisi olmadığı böyle bir ortama giren genç kız bir an için tereddüt geçirir. Bektaşi Babası onu küçük bir odaya alır. Evinden habersiz kaçarak, erkek gibi giyinip kendisini erkek olarak tanıtan genç kız ilk defa evden ayrılmış, tek başına böyle bir mekanda kalmış olmanın tedirginliğini yaşar. İçini büyük bir korku kaplar. Bir an evvel buradan kaçıp kurtulmak, evine dönmek ister.

Genç kız dadının yardımı ile kadınlara mahsus bir törenle Bektaşi olur. Bu törende sadece dadı bulunur. Sevgilisine kavuşmak için bütün olup bitenleri istemeye istemeye kabul eden genç kızın beklentileri istediği gibi sonuçlanmaz. Sevgilisi ile aynı yatağa yatırılmış olmasına rağmen, ondan gerekli ilgi ve yakınlığı görmez. Büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Sevgilisi, ona bir an evvel bu tekkeden kaçıp kurtulması gerektiğini söyledikten sonra ortadan kaybolur.

Genç kız artık tamamen babanın kontrolüne girmiştir. Babanın arzusu üzerine, dadısıyla birlikte tekkeden ayrılarak Babanın köşküne yerleşir. Burada bir müddet yaşar. Baba onun her arzusunu yerine getirmek için adeta pervane olmuştur. Dadının teşviki ile, genç kızımız bu durumu kendi lehine değerlendirir. Bir müddet sonra dadı Babanın aşırılıklarına daha fazla dayanamayarak onu öldürür. Delilleri yok etmek için de köşkü yakarlar ve dadı ile birlikte köşkün bahçesinde bulunan küçük kulübeye yerleşirler. Bu küçük kulübeyi kendilerine yeni bir mekan olarak düzenleyen dadı ve genç kız, bir müddet sonra burasını tekke haline sokarlar ve çeşitli toplantılar düzenlerler.

İşler tam rayına girdiği bir sırada genç kızın uğruna evini yurdunu terk ettiği sevgilisi çıkagelir. Çılgın gibidir. Genç kıza saldırır. Bunun üzerine dadı onu da öldürür. Bu olay genç kızı çok sarsar. Bir süre sonra dadı da hastalanarak ölür.

Artık tamamen yalnız kalan genç kızın hayatında yeni bir dönem başlar. Bu dönemde Bahtsız Dede adında bir Bektaşi Babası genç kızı himayesine alır onu kendi köşküne yerleştirir. Artık onun haremi olmuştur. Halinden memnun ve mutludur. Baştan beri işleri bir türlü doğru gitmeye genç kızımızın karşısına burada da kötü kader çıkar. Bahtsız Dede'nin ölümü üzerine, onunla birlikte yaşadığı köşkten Bahtsız Dede'nin çocuklarının isteği üzerine ayrılır ve tekrar küçük kulübesine yerleşir. İşte roman onun bu noktadaki hayat hikayesini ele almaktadır.

Ramının ana kahramanı olan genç kız hakkında çok fazla bir bilgiye sahip değiliz. Yalnız zengin bir ailenin kızı olduğunu, konaklarda köşklerde büyüdüğünü biliyoruz. Babası Babıali'de yüksek mevkide biridir.

Daha hayatının baharında aşk ateşine yakalanan genç kız, Bektaşi olma için dadısı ile Bektaşi tekkesine gelir. Burada hiç ummadığı bir ortam ve kişilerle karşılaşır. Yabancısı olduğu bu ortam ona ürküntü verir. Buradan kaçıp kurtulmak ister. Ancak iş işten geçmiştir.

“Dede yüzümü okşadıktan sonra bir şey söylemeden odadan çıktı. Ben korkudan titremeğe başlamıştım. Şimdi dede bana korkunç bir adam gibi geliyordu. Odadan uzaklaşmak, buradan kaçmak istiyordum. Fakat nasıl kaçabilirdim, nereye gidebilirdim. Ben bu korku içinde iken kapı açıldı. (s. 11)

Edebiyat eserleri genellikle insan merkezli konuları ele almaktadır. Edebi eserler içerisinde romanlar ise insanı bir bütün olarak ele alarak, onun bütün hayatıyla birlikte okuyucuya yansıtır. Bir genç kızın etrafında şekillenen ve gelişen “Bektaşi Kız” romanı, kahramanının ağzından bize nakledilmektedir. Romanın kurgusu da başarılı değildir. Ancak onu ilginç kılan, yaşanmış bir olayı, olabildiğince realist bir tarzda ortaya koymuş olmasıdır. Zaten yazar giriş kısmında romanı nasıl kaleme aldığını bize şöyle nakletmektedir:

“...İhtiyar nine ile ahbap olduk. Bir bahçe içindeki küçük kulübesine beraber gittik. Bana öyle şeyler anlattı ki bazen ağladım, bazen güldüm, bazen derin derin düşündüm. Bazen korktum, ürperdim, tüylerim diken diken oldu. Ama çok şeyler öğrendim. İnsan niçin katil olur, insan nasıl sever, insan aşk için neler yapar...

Uzatmayalım okuyucularım, burada okuyacağınız roman, işte kitapçının önünde gördüğüm kadının romanıdır. O anlattı ben yazdım. Siz de bu satırları ibretle okuyacaksınız.”(s. 4)

Roman baştan sona bir ibret vesikası gibidir. Aşkı uğruna evini barkını terk eden, bu uğurda Bektaşi olmayı göze alan, hatta kendi kimliğini gizlemek için, erkek kıyafetine bürünen genç bir kızın hayat hikayesini oluşturan romanda iki farklı çatışma yaşanmaktadır.

Birinci unsur, seven birinin, sevdiğine kavuşması için yaptığı mücadele, ikinci unsur ise, Bektaşilik adına yaşanan yoz ve çarpık ilişkiler. Kaç göçün yaşandığı bir dönemde, sevgilisine olan aşkını bir türlü ifade etme imkanı elde edemeyen genç kızın başvurduğu çare onun hayatını değiştirir. Aslında kendisi böyle bir maceraya hazır değildir. Aynı zamanda Bektaşi olan sevgilisine daha yakın olmak için, kendisi de Bektaşi olmaya karar veren kahramanımızın bundan sonraki hayatını üç aşamalı olarak değerlendirebiliriz.

Birinci aşama, Bektaşilikle ilk tanışması ve kendisini Bektaşiliğe kabul eden Bektaşi Babası'nın ölümüne kadar geçen süreç. İkinci aşama Bahtsız Baba ile tanışması ve son aşama da Bahtsız Dede'nin ölümünden sonraki süreç.

Her tarikatın olduğu gibi, Bektaşiliğin de kendine has kuralları vardır Bu tarikata girebilmek için belli şartların yerine getirilmesi, girecek kimsenin de bu yola layık olması esastır. İşte asıl problem bu noktada karşımıza çıkmaktadır. Genç kızın amacı Bektaşi olmak değil, sevgilisine yakın olmaktır. Bunu Bektaşi Babası da bilmektedir. Buna rağmen onu Bektaşiliğe kabul eder.

Romanda yaşanan çelişkileri çok açık bir şekilde gözlemek mümkündür. Bektaşilikten habersiz bir genç kızın, Bektaşi tekkesinde karşılaştıkları kendisini ürkütür. Dadısına şöyle demektedir:

“Korkuyorum!... Kız olduğumu anlayacaklar diye korkuyorum...”(s. 14) Dadı, kendince kahramanımızı teskin eder onu rahatlatır.

“-Ondan merak etme... O tarafları ben idare ettim...

- İdare mi ettin...

- Evet... Dede senin kız olduğunu biliyor...

- Aman dadı sen ne yaptın?

- Başka çare yoktu kızım... Bunu seni korumak için yaptım... Dede her şeyi bilmeli... Sana yardım edecek.... Birkaç gün sonra seni merasimle Bektaşî yapacaklar... Ama iki merasim olacak... Biri erkeklere yapılan merasim, ikincisi kadınlara yapılan merasim. Bu ikinci merasimde benden başkası bulunmayacak... (s. 14)

Bu konuşmadan da anlaşılacağı gibi dadı, kahramanımızın ilk arzusunu için gerekli şartları hazırlamıştır. Sonunda beklenen an gelir kadınlara mahsus bir törenle kahramanımız Bektaşi olur. Bu tören romanda şöyle nakledilmiştir:

“Dadım koluma girmişti. Odanın önünde küçük merdivene indik. Toprak yolda yirmi adım kadar ilerledikten sonra başka bir kapıdan girdik. Dadım elimden tutmuş, beni durdurmuştu. İçeri baktım burası büyük bir oda idi. Duvarlarda birçok resimler, etrafta birçok postlar vardı. Baba hızlı adımlarla ilerleyerek büyük postlardan birinin üstüne bağdaş kurdu. O vakit dadım koltuğunun altından bir ip çıkardı.

İpi evvela belime doladı. Bir ucunu başıma geçirdi, bir ucunu da elimin baş parmağına sardı. Bir taraftan da kendi tuttu.

Kulağıma:

-Eşiği öpeceğiz dedi. Sonra yüksek sesle:

-Ya miftehul ebvab...diye seslendi.

İçerden baba kalın sesile

-Fetehnaleke fethen mübinen.

Sonra dadım eşiği öptü, ben de eğilerek öptüm. Eşiğe basmadan geçtik. İş bununla bitmedi. Her üç adımda bir yere kapanıyor, belimizi öne doğru eğerek, gözlerimizi babaya dikip duruyorduk.

Dadım da bir şeyler söylüyordu, fakat ben bunları anlayamayacak kadar şaşırmıştım. Yalnız bir aralık:

-Erenler, Hacı Bektaş Veli ocağında yanmak dileyen kurbanlık bir kuzu getirdim. Anadan yeni doğmuş, gözü görmez, kulağı işitmez... Kabul eder misin?

Hele, “Anadan yeni doğmuş” sözü bana o anda anamı hatırlattığı için kendimi tutamadım. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Hem ağlıyor, hem de dadımın söylediği sözleri düşüyordum. Bunlar bana büyü mü yapacaklardı?.. Ben göz ile kulaktan mı mahrum olacaktım.

Baba sordu:

Bu canın sadakatinden, dilinden ve elinden emin misin?

Dadım yüzüme bakarak;

-Eyvallah erenler...dedi.

Artık ben kendimi bir rüyada sanıyordum ve yavaş yavaş gözlerim kararıyordu.

Tekkenin uzak köşesinden bir musiki sesi duyuldu. Sonra boğuk boğuk sesler... Bu sesler duaya pek benziyordu. İster istemez kulaklarımı kabarttım Delilim olan dadım, ikide bir kulağıma eğiliyor, ne yapacağımı söylüyordu. Ben yarı anlayarak yapmağa çalışıyordum. Baba, bunlara pek ehemmiyet vermiyor görünüyordu.

Baba, bir aralık elimi gene avuçlarının içine aldı. Sonra:

Eline, beline, diline sağlam olacaksın. Gelenin malı, gidenin canı gider.

Sonra beni ayağa kaldırdılar. Balım Sultanın taşını, Hacı Bektaş Veli'nin, Horasanın postlarını öptüler, en nihayet beni bir post üstüne oturttular.

Dadım:

-İşte senin postun dedi. Sonra candan boynuma sarıldı:

-Artık Bektaşi oldun kızım, dedi.”( s. 18)

Kahramanımızın bundan sonra başından geçenler, hem kendisi, hem de Bektaşilik açısından dikkate değerdir.

Genç kızın amacı ile, Bektaşi Babası'nın amacı arasında meydana gelen fark, romanın ana merak unsurunu teşkil etmektedir. Bir yandan genç kıza yardımcı olmaya çalışan dadısı ve Bektaşi Babası, diğer yandan genç kızın beklentileri arasında zaman içerisinde uçurumlar meydana gelir. Yapılan bütün merasimleri birer formalite olarak gören genç kızımız, dadısının işi bu derece ciddiye almış olmasından rahatsızlık duyar. Hatta ona çıkışarak şöyle der:
“-Fakat dadı dedim... Benim buraya niçin geldiğimi bana unutturmak istiyorsun. Doğrusunu istersen nefret edeceğim geliyor. Sevgiden de vazgeçtim...”( s. 19) Bu sözler onun hayallerinin yıkıldığının bir belgesidir. Ancak dönülmez bir yola girdiğinin kendisi de farkındadır. O da ne olup biteceğini merak etmektedir.

Bektaşilikte her işin bir adabı ve erkanı vardır. Öyle her isteyen kolayca Bektaşi olamaz, Bektaşi olsa bile, bu hemen gerçekleşmez. Her işin bir düzeni ve sistemi vardır. Bütün kutsal değerlerimizde olduğu gibi, tarikatlarımız da zaman içerisinde istismarcılar tarafından yozlaştırılarak, asıl amacından uzaklaştırılmış, bundan Bektaşilik de nasibini almıştır. Bazı kendini bilmezler Bektaşilik adına, Bektaşilikte hiç yeri olmayan usuller ve kurallar getirerek, aslında kendi zevk ve arzularına hizmet etmişler. Etraflarına topladıkları bazı nüfuzlu kimselerin durumlarından yararlanarak, kendilerine bir yer edinmek isteyen sahte babalar, bu güzide tarikatı çığırından çıkarmışlardır.

Evinden habersiz kaçarak, üstelik kendini erkek olarak tanıtarak gelen bir genç kızı tarikata kabul edilmesinin Bektaşilikle bir ilgisi olmasa gerektir. Çünkü burada bir usul hatası yapılmıştır. Her ne kadar genç bir kızın aşk meselesini halletmek, ona yardımcı olmak gibi gerekçeler söz konusu ise de, bu meselenin bu şekilde halledilmeye kalkışılması normal değildir. Daha farklı bir şekilde de çözülebilirdi. Aynı zamanda kendi müridi olan genç kızın sevgilisini ikna edip, onun genç kızla konuşmasını, gerekiyorsa evlenmesini Bektaşi Babası sağlayabilir, böylece genç kıza yardımcı olabilirdi. Ancak o daha zor ve kurala uymayan bir yolu tercih ediyor.

Bektaşi Babası, genç kız için düzenlemiş olduğu ziyafette, ona içki içirir. Böyle bir şeye alışık olmayan kahramanımız sarhoş olur ve kendinden geçer. Baba bununla da yetinmeyerek genç kızımızın tamamen kendinden geçmesi için afyonlu kahve de verir.

“Afyonlu kahve ile kendimden geçmek üzere iken, Babanın bana daha çok yaklaştığını ve beni yatağa yatırdığını farkediyordum. Farkediyordum ama hiçbir şey söyleyemiyordum. Ağzımı açacak takat kalmamıştı. Baba da istediğini yapıyordu. Elini bütün vücudumda gezdiriyordu. Gözlerim kapanmıştı. İlk önce yabancı bir el vücudumu ürpertti, tiskindim.”(s. 26)

Babanın amacının ne olduğu yukarıdaki satırlardan daha net bir şekildi anlaşılmaktadır. Cinsel arzu ve isteklerine mani olmayan bir kimsenin mürşit olarak, kendisine inananların nefislerini terbiye etmesi mümkün değildir. Böyle kimseler, nefisleri terbiye etme konusunda yol gösterme şöyle dursun, nefislerin daha fazla azmasına zemin hazırlamaktadırlar.

İlaçlı kahve ile uyutulmuş olan genç kız, uyandığında yarı çıplak bir halde ve sevgilisi ile aynı yatakta kendisini yatıyor bulur. Biraz sonra odaya giren Baba'nın genç kızın sevgilisine şu sözlerinden, hazırlanan bu mizansenin amacı anlaşılır:

“Baba kızdı:

-Beceriksiz... Sana söylediklerimi yapmalısın... Hem bu gece... Bütün gün uyudun. Sana ne oldu böyle... Emirlerimi dinlemiyorsun..

-Dinlemez olur muyum...

-Peki neden yanaşmıyorsun... Bak her şey hazır. Baş başa yatıyorsunuz. Ben her şeyi hazırladım... İlacın tesiri geçer uyanırsa, o vakit iş güçleşir. Bir daha tekrar ettirme.”( s. 27)

Baba genç kızı delikanlıya sunmuştur. Böyle bir durumun ne tarikatın temel prensiplerinde, ne de uygulamalarında söz konusudur. Hacı Bektaş Veli “Eline, beline ve diline sahip olacaksın.” diye buyurmaktadır. Ancak bu Bektaşi Babası gibi bazı kimseler, Bektaşilik adına buna benzer çirkinliklerin yaşanmasına sebep olurlar.

Bütün bu çirkinliklerin yaşanmasında ikinci derecede sorumlu olan bir diğer kişi de genç kızın dadısıdır. Aynı zamanda Bektaşi olan bu kadın, Baba'nın arzularını yerine getirmek için çalışmaktadır. Aslında masum bir isteğe cevap vermek ve genç kıza yardımcı olmak maksadıyla çalışır. Kimi zaman Baba'yı frenlemeye çalışır.

“-Yavrum, dedi. Bütün bunları senin için yaptım. Her şeyi göze alarak yaptım. Bundan sonra seni rahat yaşatarak teselli bulacağım. Sen hiç merak etme... Namerde muhtaç olmayacağız.”( s. 35)

Dadı gerçekten de genç kıza yardımcı olmaya çalışır. Hatta onun yüzünden Baba'yı bile öldürür. Yine bir gece çılgın bir vaziyette evlerini basan genç kızın sevgilisini de öldürür. Bütün bunları onun için yapmıştır. Gerekçesi de, daha önce kendisinin yaşamış olduğu acıları onun yaşamamasıdır.

Bazı kimseler Bektaşi tekkelerinde içki içilmesinden şikayet etmişler, bu durumu hoş karşılamamışlardır. Hatta bu durum tarikatı karalama vesilesi bile olmuştur. Niçin içki içildiğini Bektaşi Babası, Bahtsız Dede şöyle açıklıyor:

“-Can dedi. Sen o imtihanı muvaffakiyetle atlattın. Senin sarhoşluğunu da gördük, sarhoşluğundaki metaneti de. Mademki bahsi buraya getirdin, sana çok sonra söylemeğe karar verdiğim şeyleri şimdi söyleyeyim. Biz güvenerek Bektaşi yaptığımız canları, bir dem imtihanından geçiririz. Malum ya, dem çeken nefsine hakim olamaz. Kötü taraflarını hemen açığa vurur. Sen dem alemlerinde bulundun, çok içtin, kendini edemeyecek hale geldin ama, nefsin kudretini, cevherini muhafaza ettin.” (s. 40)

Bahtsız Dede, Bektaşilik adap ve erkanına son daraca bağlı biridir. Daha önceki Bektaşi Babası gibi, tarikatı işine geldiği gibi yorumlayan, ondan kendi çıkarlarına göre yararlanan biri değildir. Bu yüzden roman kahramanımızın geçmişte yaşamış olduklarını ve Bektaşilik adına yaşanan rezaletleri hiç hoş karşılamaz. Tenkit eder.

Roman kahramanı bundan sonra Bahtsız Dede'nin yanında hayatını devam ettirmeye başlar. Bir müddet sonra de onunla evlenir. Artık hayatı kendince bir hale yola girmiş gibidir. Ancak bu durum çok fazla uzun sürmez. Bahtsız Dede'nin ölümü ile, onunla birlikte yaşadığı konaktan, Bahtsız Dede'nin çocukları tarafından terke mecbur olur. Genç kızımızın son değerlendirmesi şu şekildedir:

“Doğrusu halimden memnundum. Karanlık geceler yalnız başıma sabahlamağa alıştım. Bunca alemler yapmış, bunca insan görmüştüm. Kimse benim derdime derman olmamış, herkes benden istifadeyi düşünmüştü. Şimdi rahattım, kendi derdimi kendim dinliyor, kendim tesellisini buluyordum.

Bektaşiliğe gelince, doğrusu bundan da bir şey anlamamıştım.” (s. 66)

Hatıra tarzında yazılmış olan romanı bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, öncelikle ferdin içine düştüğü çıkmazın kendisini hangi maceralar içine sürüklediğini görmekteyiz. Diğer yandan, ferdin bunalımlarını aşmada, onu rahatlatmak ve huzuna erdirmek için tesis edilmiş olan tarikatların, özellikle Bektaşi tarikatının istismarcılar elinde nasıl çığırından çıkarıldığının hikayesini öğreniyoruz. Bir Bektaşi Babası'nın yaşadığı rezaletler ve bu rezaletlerden etkilenen masum bir kız.

Romanda, kahramanımızın macerasını etkileyen, onu yönlendirip yöneten bir kişi de onun dadısıdır. Dadı aynı zamanda Bektaşidir. Baba ile uzun bir aşk macerası yaşamış, onun çılgınlıklarına göğüs germiştir.

“Dadım, ne rezaletler yapmış, tekkeyi bir rezalethaneye çevirmişler... Orada tutunamayınca bizim eve kapılanmış. Benim aşık olmam ekmeğine yağ sürmüştü.”(s. 42)

Bu rezaletlerin bir sınırı yoktur. İş bir kere çığırından çıkınca, artık orada denge ve tutarlılık aranmaz. Herkes kendi zevk ve safahatına göre yaşamaya, kendi arzularını gerçekleştirmeye çalışmaktadır. İçki alemleri de kar etmeyince, onun bir ilerisi olan esrar ve afyon alışkanlığı başlar. Bu rezaletleri belgeleyen husus, romanda şu satırlarda anlatılmaktadır:

“-Zarif, dedim, bu halini anlamıyorum.

-Zevk ehline her şey mubahtır. Can bu gün esrar çektim.

-Ne? Esrar mı çektin? Neden? Nerede?

-Bahtsız Baba'nın tekkesinde.

-Demek benden gizli.

-Sen de yap, amma neden gizli olsun, bak ben geldim söylüyorum. Bizde her şey ayandır, her şey gizlidir. Bektaşi her zaman iyi şey yapar.”(s. 50)

İşte bu son söz, Bektaşilik adına yapılanların çirkinliğini bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır.

Anlatıcı, roman kahramanıdır. Bu yüzden eser bir belgesel niteliği taşımaktadır. Anlatılanlar, oldukça doğal ve olabildiğince yalın bir şekilde ifade edilmiş, karmaşıklıktan ve yoğunluktan uzak kaçılmıştır. Bu anlatım tarzı, romanın bir çırpıda okunmasına sebep olmaktadır.

Romanın sonuda kahramanımızın şu değerlendirmesine şahit oluyoruz:

“Ne kimseye Bekatşi ol derim, ne de Bektaşiler kötüdür diyebilirim. Bektaşiler iyi yaşamasını biliyorlar, zevki zevk ediyorlar, mihnete de boyun eğmesini biliyorlar. Ben gençliğimde iyi bir Bektaşi olamadım ama, ihtiyarlığım tam bir Bektaşi gibi geçti. Allah kimseyi doğru yoldan ayırmasın...” (s. 67)

Bu değerlendirmeden de anlaşılacağı gibi, Bektaşilik gerçekten yaşandığı zaman insanlara önemli meziyetler kazandıran, onun ruhunu terbiye edip, olgunlaştıran ve yücelten bir tarikattır. Romanda da şahit olduğumuz gibi, bazı istismarcıların tarikatı istismar ederek onu yozlaştırmaları ve bu yozlaşma sonucu ortaya çıkan olumsuzlukları Bektaşilik saymak mümkün değildir.

Hacı Bektaş Araştırma Dergisi, Güz-1999


[1] Konu ile ilgili olara şu kitaplardan söz edebiliriz: Bozkurt, Fuat, Aleviliğin Toplumsal Boyutları, İstanbul, 1980; Eröz, Mehmet, Türkiye'de Alevilik-Bektaşilik, İstanbul, 1977; Fığlalı, Ethem Ruhi, Türkiye'de Alevilik Bektaşilik, İstanbul, 1990; Hacı Bektaş Veli, Makalatt, Prof. Dr. Esat Coşan'ın tenkitli basımından sadeleştiren Hüseyin Özbay, Ankara, 1990; Noyan, Bedri, Bektaşilik Alevilik Nedir, 2. Bs.., Ankara 1987; Ocak, Ahmet Yaşar, Bektaşi Menakıpnamelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, İstanbul, 1983; Öztürk, Yaşar Nuri, Tarih Boyunca Alevilik, İstanbul, 1990. Bu biblografyayı daha da çoğaltmak mümkündür.

[2] Bu konuda İlhan Cem Erseven'in kaleme aldığı “Edebiyatımızda ‘Aleviler' “ başlıklı makaleyi dikkate değer bulmaktayız. Bkz. Alevilik Araştırmaları, S. 1, 1998.

[3] Aytaş, Gıyasettin, “Nur Baba Romanında Yozlaşan Bektaşilik”, Hacı Bektaş Araştırma Dergisi, Bahar/9, Mayıs 1999.

[4] Banoğlu, Niyazi Ahmet, Bektaşi Kız, Vakit Matbaası, İstanbul 1945. Yazıda gösterilen sayfa numaraları bu baskıya aittir. Not: Kitabın temininde yardımcı olan araştırmacı yazar Ali Aktaş'a teşekkür ederiz.

<< Geri