“AŞK ÇAĞLAYANI BAYBURTLU CELÂLΔ VE ŞİİRLERİNE YANSIYAN HAYAT HİKÂYESİ

Dr. Gıyasettin AYTAŞ

Türk edebiyatı içerisinde adından bahsedilmeyen ve kendisinden haberdar olmadığımız yüzlerce şair ve yazar var. Bun­la­rın bir kıs­mı söz­lü ge­le­nek­te kal­dık­la­rı ya da eser­le­ri ya­zı­ya ge­çi­ril­me­di­ği için, unu­tu­lup git­miş­ler­dir. Ba­zı­la­rı­nın da şi­ir­le­ri tek nüs­ha ola­rak ka­le­me alın­mış, el­den ele do­la­şa­rak ki­mi za­man kay­bol­ma akı­be­ti­ni ya­şa­mış, ki­mi za­man da bir me­rak­lı­sı­nın il­gi­si­ni çe­ke­rek ya­şa­ma şan­sı bul­muş­tur. Bu­na ben­zer şa­ir­ler­den bi­rii zaman da bir meraklısının ilgisini çekerek yaşama şansı bulmuştur. Buna benzer şairlerden biri de Bayburtlu Celâlî'dir.

Celâlî hakkında çıkan yazılar ve yapılan araştırmaların sayısı oldukça sınırlıdır. Prof. DR. Cemal Kurnaz ve Yrd. Doç. Dr. Mustafa Tatçı'nın birlikte hazırladığı “Aşk Çağ­la­ya­nı Bay­burt­lu Ce­lâ­lî”(1) isim­li ki­tap, şim­di­ye ka­dar ya­pı­lan en der­li top­lu ça­lış­ma ol­ma­sı ba­kı­mın­dan önem­li­dir. Ese­rin ön­sö­zün­de “Ma­hal­li de­ğer­ler, kül­tü­rü­mü­zün halk do­ku­su­na si­râ­ye­ti­nin gös­ter­ge­le­ri­dir” (s.VI) di­yen araş­tır­ma­cı­lar, ça­lış­ma­la­rı­nı han­gi kay­nak­lar­dan is­ti­fa­de ede­rek ta­mam­la­dık­la­rı­nı be­lirt­tik­ten çalışmalarını hangi kaynaklardan istifade ederek tamamladıklarını belirttikten son­ra, bu kay­nak­lar­da ele alı­nan gö­rüş­le­ri de bir­bi­riy­le mu­ka­ye­se ede­rek, Ce­lâ­lî'nin şi­ir­le­rin­de or­ta­ya çı­kan fark­lı ya­zı­lış ve söy­le­yiş­le­ri de bir ara­da gös­ter­me im­kâ­nı­nı bul­duk­la­rı­nı ifa­de et­miş­ler­dir.

Ce­lâ­lî'nin ha­yat hi­kâ­ye­sin­den baş­ka, onun şa­ir­li­ği ve ta­ri­ka­ti hak­kın­da bil­gi ve­ren araş­tır­ma­cı­lar da­ha son­ra el­de bu­lu­nan kay­nak­lar­da yer alan şi­ir­le­ri bir­bi­riy­le mu­ka­ye­se et­miş­ler Ki­tap­ta Ce­lâ­lî'nin top­lam 125 şi­iri­nin yer al­dı­ğı­nı gör­mek­te­yiz. Ese­rin so­nu­na bir söz­lük ve da­ha son­ra da ya­rar­la­nı­lan kay­nak­la­rı be­lir­ten bir bib­li­yog­raf­ya ek­len­miş.

Bay­burt­lu Ce­lâ­lî hak­kın­da ya­pı­lan ça­lış­ma­lar ve onun ha­yat hi­kâ­ye­si ko­nu­sun­da el­de edi­len bil­gi­le­rin ye­ter­siz­li­ğin­den söz eden araş­tır­ma­cı­la­rı­mız, bu ko­nu­da hak­lı sa­yı­la­bi­lir­ler. Söz­lü kül­tü­rün ha­kim yetersizliğinden söz eden araştırmacılarımız, bu konuda haklı sayılabilirler. Sözlü kültürün hakim ol­du­ğu bir dö­nem­de ya­şa­mış ve ken­di şi­ir­le­ri­ni yaz­mak gi­bi der­di ol­ma­yan bir şa­irin ha­yat hi­kâ­ye­si­ni tes­pit et­mek ol­duk­ça zor ol­sa gererek. Bir de, şi­ir­le­ri­nin ağız­dan ağı­za söy­le­nip gü­nü­mü­ze gel­miş ol­ma­sı, işin ne ka­dar zor ol­du­ğu­nu da­ha iyi an­la­tır. Bu yüz­den Ce­lâ­lî üze­ri­ne ça­lış­ma ya­pan­la­rın eser­le­rin­de bir­bi­rin­den fark­lı gö­rüş­ler ve şi­ir­le­ri­nin fark­lı şe­kil­ler­de ele alın­mış ol­du­ğu­nu nor­mal kar­şı­la­mak ge­re­kir. çün­kü, el­de şa­irin biz­zat ken­di­si­nin yaz­dı­ğı ve­ya ken­di sağ­lı­ğın­da ka­le­me alın­dı­ğı ka­bu­l e­di­len bir şi­ir ki­ta­bı el­de mev­cut de­ğil­dir. Bu yüz­den. Araştırmacılarımız, eserde mümkün olduğunca bu farklılıkların tamamını tespit ederek, bunları göstermişlerdir.

Biz burada Prof. Dr. Cemal Kurnaz ve Yrd. Doç. Dr. Mustafa Tatçı'nın hazırlamış olduklaır kitabı esas alıp, Celâlî'nin kendi şiirinden hareketle hayat hikayesi üzerinde duracağız.( 2)

Ce­lâ­lî, 1850 yı­lın­da Bay­burt'un Tah­si­ni (şim­di­ki adı: Ozan­su) kö­yün­de dün­ya­ya gel­miş­tir. Asıl adı Ah­met'tir. Ba­ba­sı Na­su­ho­ğul­la­rın­dan Abuş, an­ne­si ise kö­yün ile­ri ge­len sü­la­le­le­rin­den Ke­ri­mo­ğul­la­rı'nın kı­zı­dır. çok kü­çük yaş­ta ba­ba­sı­nı kay­be­den Ce­lâ­lî, an­ne­si ile bir­lik­te da­yı­la­rı­nın ya­nı­na sı­ğın­mak zo­run­da ka­lır. Ge­çi­mi­ni köy­de ço­ban­lık ve çift­çi­lik ya­pa­rak sağ­lar.

Çok kü­çük yaş­ta şi­ire kar­şı bü­yük ye­te­ne­ği olan ve ilk şi­ir­le­ri­ni he­nüz oku­ma­sı yaz­ma­sı ol­ma­dı­ğı bir sı­ra­da söy­le­yen Ce­lâ­lî, Bay­burt'un Sü­nür Kö­yü'nde çev­re­sin­de il­mi ve ir­fa­nı ile ta­nın­mış olan “Ha­cı Ho­ca” adın­da bir ki­şi­den med­re­se öğ­re­ni­mi­ni ta­mam­lar.

Ce­lâ­lî, bü­tün de­yiş­le­ri­ni “ir­ti­ca­len” ve “sacı Hoca” adında bir kişiden medrese öğrenimini tamamlar.

Celâlî, bütün deyişlerini “irticalen” ve “saz­sız” söy­le­miş­tir. Öm­rü bo­yun­ca da eli­ne saz al­dı­ğı­nı gö­ren ol­ma­mış­tır. O, ya­şa­dı­ğı yıl­lar bo­yun­ca kar­şı­laş­tı­ğı olay­la­rı de­yiş­le­rin­de iş­le­miş, ta­sav­vu­fî gö­rüş­le­ri­ni bü­yük bir us­ta­lık­la di­le ge­tir­miş­tir.

Er­zu­rum-Er­zin­can çev­re­le­ri­ni gez­miş Nar­man­lı Süm­ma­nî ile dost­luk kur­muş, atış­mış ve o böl­ge hal­kı­nın sev­gi­si­ni ka­zan­mış­tır.(3)

Celâlî, kendi hâlinde, kimseye en ufak kö­tü­lük dü­şün­me­yen, hak­sız­lık­la­ra kar­şı de­yiş­le­ri ile si­tem et­mek­le ye­ti­nen kim­se­dir. Onun de­yiş­le­ri halk di­li­nin ve de­yim­le­ri­nin en gü­zel ör­nek­le­ri ile iş­len­miş, iç­li bir coş­kun­lu­ğa sa­hip­tir.

Ge­le­nek­te ol­du­ğu gi­bi Ce­lâ­lî de, rü­ya­sın­da bir Hak dos­tu­nun elin­den ba­de içe­rek âşık ol­muş­tur. Ri­va­ye­te gö­re, Ce­lâ­lî, bir gün ço­ban­lık ya­par­ken uyur ve ko­lu­na eren­ler ta­ra­fın­dan bi­le­zik ta­kı­lır. Uyan­dı­ğın­da ken­din­den geçmiş bir hâlde dîvânelik âlâmetleri göstererek otlattığı danaları güpegündüz köye getirir. Ce­lâ­lî'nin bu hâli köylüleri telâşlandırır. Onun aklını oynattığını sanan köylüler, hemen köyün hocasını çağırarak Ce­lâ­lî'nin der­di­ne ça­re ara­ma­ya ko­yu­lur­lar. Ce­lâ­lî, ba­şı­na ge­len­le­ri şöy­le açık­lar:

Bir pe­ri aş­kın­dan di­vâ­ne ol­dum.

çağ­la­dı göz ya­şım akı­yor ho­cam

Eren­ler şa­hın­dan bir na­me al­dım

Di­lim ez­ber et­miş oku­yor ho­cam.

Pîr des­tin­den nûş ey­le­dim bu âbı

An­da açıl­mış­tı aş­kın ki­tâ­bı

Ye­gân ye­gân sor ki ve­rem ce­va­bı

Bu­gün gam ker­va­nım kal­kı­yor ho­cam.

...

Bir ye­re cem ol­muş kırk­lar eren­ler

Bir ba­kış­ta ar­şı kür­sü gö­ren­ler

De­vâ­sız dert­ler­le der­man verenler

Her biri bir derse bakıyor hocam (s.2)

Ce­lâ­lî'nin bu söz­le­ri et­raf­ta bü­yük bir şaş­kın­lık ve me­rak uyan­dı­rır. Kö­yün ho­ca­sı, Ce­lâ­lî'yi iyi­ce aç­mak, rü­ya­da da­ha baş­ka ne­ler gör­dü­ğü­nü öğ­ren­mek is­ter. Bu­nun üze­ri­ne Ce­lâ­lî de­vam­la şu mıs­ra­la­rı söy­ler:

Bir pîr be­ni Veh­bî­le­re gö­tür­dü

Bak­tım ki dün­yâ­yı aza tu­tar­lar

Hal­ka çev­ril­miş dil­ler hû çe­ker

Sâ­ki­ler des­ti­le bâ­de tu­tar­lar

Şe­cer-i Tû­bâ­dan sor­dum gü­ne­şi

Mi­sâl tu­tup gös­ter­di­ler gü­ne­şi

Nâ­ra ben­zet­ti­ler şi­tâ­yı kı­şı

Cennet teşbihini yaza tutarlar.

Gam tasiyle getirdiler şerbeti

Seherde ararlar ehl-i hizmeti

Görse Calâli'de hâb-ı gafleti

Gün-be-gün ülfetin aza tutarlar (s, 3)

Celâlî, içinde bulunduğu durumu yeterince anlatamamaktadır. Köylüleri onun deli olduğu kanaatini taşımaktadırlar. “Ahmet deli oldu.” Diye ona acımaya başlarlar. Bu durumu farkeden Celâlî ise kalabalığa şöyle seslenir:

Beni kınamayın Hakk'ı sevenler

Rüz­gâr es­me­yin­ce dal ır­ga­nır mı

Kül­li boş de­ğil­dir aş­ka dü­şen­ler

Kat­re düş­me­yin­ce sel uya­nır mı

Dil mef­tun ol­maz­sa âşık yâ­rı­na

Ya­nar mı per­va­ne şe­min na­rı­ma

Hu zâr çek­me­se Hak di­dâ­rı­na

Uya­nıp hâ­bın­da su do­la­nır mı

Öy­le bir Ley­lâ'ya Mec­nun'um Bil­lâh

Oku­nur is­min­de harf-i Bis­mil­lâh

Tu­tuş­tu her ya­nım has­be­ten-li'llâh

Mev­lâ'yı zik­re­den kul kı­na­nır mı?

Ni­ce bin âle­min Per­ver­di­gâ­rı

Mev­lam her ku­lu­na ver­me bu kâ­rı

Gün-be-gün ar­tı­yor bül­bü­lün za­rı

Gon­ca­sız gül­şe­ne gül ya­ma­nır mı?

Bul­du Ce­lâ­lî'yi Kırk­lar Ye­di­ler

Er­kâ­nı öğ­re­dip hiz­met ver­di­ler

Haş­re dek bu çar­hı çe­vir de­di­ler

Sor­ma­dım ki bu­na kol da­ya­nır mı? (s. 48-49)

Ar­tık Ce­lâ­lî bir Hakk âşı­ğı­dır. Her ne ka­dar söy­le­di­ği söz­le­rin an­la­mı çev­re­de­ki­ler ta­ra­fın­dan an­la­şı­lır bu­lun­ma­sa bi­le, o için­den ge­len bir coş­kun­luk ile sü­rek­li şi­ir­le­ri­nan an­la­şı­lır bu­lun­ma­sa bi­le, o için­den ge­len bir coşkunluk ile sürekli şiirlerini söy­le­mek­te­dir.

Çev­re­de Ce­lâ­lî bu hâ­li, ken­di­si­nin uy­dur­ma söz­ler­le “şa­ir­lik” sat­mak is­te­di­ği de­di­ko­du­la­rı­na se­bep olur. O de­vir­de Bay­burt'un Yu­ka­rı Ha­yık Kö­yü'nde halk şa­iri di­ye ta­nı­nan Müc­me­ri isim­li isimli bir kişi, Celâlî için koşmasında ona “ Tahsini Kargası ” der. Bunu işiten Celâlî, Mücmeri 'yi şöyle cevaplar:

Kâtip bir nâme yaz dosta yârâna

Uzaktan merhabâ göndermesinler

Bâdeyi içenler gelsin meydâna (4)

Tenhada kaldırıp indirmesinler.

Pîr bâdesi değil poşa sakızı

Ben tanırım irşad olan ağızı

Köhlân diye satmasınlar yağızı

Varıp şu âlemi kandırmasınlar (5)

Sanmayınız yâ hû pîr bâdesidir

Sürmeli gözlerin hep sevdasıdır

Onların içtiği zap sirkesidir

Beyhûde vücûdu yandırmasınlar

Âşıklar okusun eylesin ezber

Bu aşkın yoluna kurmasın senger

Bir gün Celâlî'nin kellesi tenker

Sonra köşelere sindirmasinlar (s. 5)

Ce­lâ­lî, ge­çim sı­kın­tı­sı çek­mek­te­dir. Da­yı­la­rın­dan an­ne­si­nin hak­kı­nı is­ter. An­cak, Ke­ri­mo­ğul­la­rı hak­kı­nı ver­mek bir ya­na, Ce­lâ­lî'yi köy­den çı­kar­ma­ya kal­kı­şır­lar. Da­yı­la­rı­nın bu tu­tu­mu Ce­lâ­lî'yi ol­duk­ça Dayılarının bu tutumu Celâlî'yi oldukça yaralar. O da duygularını mısralarına yansıtır. Dayılarını Allah'a şikâyet eder ve bedduada bulunur. Zaten yapacağı fazla bir şey de yoktur.

İl konmasın meskenime yurduma

Alev almış gam-firâşım ondandır

Hiç yanmasın âvâzıma virdime

Ezel başta zehr ü aşım andadır.

Bâdeler yandıran aşk ocağıdır

Bülbül eğlencesi gülşen bağıdır

İflâh etmez Koçkoyan'ı dağıtır

Pervâneli misket taşım ondadır

İbret alan gülşenime girmesin

Dest uzatıp gonca femin dermesin

Calâlî dârıma meyil vermesin

Saçmalanmış âh âteşim andadır (s. 40)

Celâlî, Bayburt'un Süngü köyünde medrese tahsilini yaparken, Kerimoğulları şairin ailesine çeşitli hakaretlerde bulunur. Ona nis­bet ol­sun di­ye ca­mi du­var­la­rı­nı yık­tı­rır­lar. Bu du­rum­dan ha­ber­dar olan olan Ce­lâ­lî, Kerimoğulları'nı Allah'a şöyle şikâyet eder:

Haz­ret-i Mev­lâ'dan ni­yâ­zım bu­dur

Per­va­ne­ler gi­bi nâ­re dü­şe­sin

Di­le­rim der­di­ne der­mân ol­ma­sın

Ge­ce gün­düz ah u za­re dü­şe­sin

Ta­ze fi­dan iken be­lin bü­kül­sün

Göz­le­rin­den kan­lı yaş­lar dö­kül­sün

Otuz iki di­şin bir­den dö­kül­sün

Genç ya­şın­da ih­ti­yâ­re dü­şe­sin

Ta­ze fi­dan iken be­lin bü­kül­sün

Vü­cu­dun ku­ru­yup câ­nın çe­kil­sin

To­mur­cuk gül­le­rin sa­ra­rıp sol­sun

Şey­dâ bül­bül gi­bi hâ­re dü­şe­sin

Ağ­lat­tın âhû­yu sen da­hi gül­me

Ha­yır­lı mu­rat­la ber­mu­rat ol­ma

Ölün­ce ahi­ret­te din iman bul­ma

Yı­la­nı çok bir me­za­ra dü­şe­sin (s. 59)

Ce­lâ­lî, Ke­ri­moğ­lu Şe­rif ça­vuş'un ai­le­si­ne yap­tı­ğı kö­tü­lük­ler, hat­ta on­la­rı köy­den çı­kar­ma ar­zu­su­nu bir tür­lü unut­maz. Sı­kın­tı­la­rın­dan kur­tul­mak, bi­raz dert­le­şip gö­rüş­mek üze­re Bay­burt'un Mam kö­yün­den ya­kın dos­tu Kel Ali­oğ­lu Ha­cı Meh­met'e mi­sa­fir olur. Bu­ra­da kömek üze­re Bay­burt'un Mam kö­yün­den ya­kın dos­tu Kel Ali­oğlu Hacı Mehmet'e misafir olur. Burada kö­yün ile­ri ge­len­le­riy­le bir­lik­te otu­rup soh­bet eder­ler­ken, bir ara söz Ke­ri­mo­ğul­la­rı'nın Ce­lâ­lî'ye yap­mış ol­du­ğu kö­tü­lük­le­re ge­lir. Ce­lâ­lî, bu­nun üze­ri­ne on­la­rı Al­lah'a ha­va­le et­ti­ği­ni söy­le­dik­ten son­ra, çek­ti­ği acıları şu sözlerle dile getirir:

Kalkdı zevrâkımız aşkın gölünde

Bir yana varması güç oldu gitti

Bî-çâre gönlümüz sahra zölünde

Mecnûn'dan ziyâde puç oldu gitti

Aleme yahşi gün bana yamandır

Yıkma dik kasrını bir misli kandır

Merhem bulunmadı hayli zamândır

Sînemde yaralar yüc'oldu gitti

Dert ehli derdinden irşad olalı

İhsanı devletten değildir hâli

Celâlî nâ-çârın bir arz-ı hâli

Dergâha varması güç oldu gitti (s. 4)

Ce­lâ­lî, has­ret gi­der­mek, yur­du­nu gör­mek üze­re kö­yü­ne gel­di­ğin­de Ke­ri­moğ­lu Şe­rif ça­vuş'un ha­ka­ret­le­ri­ne ma­ruz ka­lır. Bu­nun üze­ri­ne sev­dik­le­ri­nin yü­zü­nü gör­me­den, on­lar­la has­ret gi­der­me­den, tek­rar eği­tim gör­dü­ğü Sü­nür Kö­yü­ne ge­lir.

Ce­lâ­lî'nin kö­yü Tah­si­ni'de iki ka­la­ba­lık ai­le bu­lun­mak­ta­dır. Bun­lar­dan bi­ri Ke­ri­mo­ğul­la­rı, di­ğe­ri de Ace­mo­ğul­la­rı'dır. Bu iki sü­la­le bi­ri­bir­le­ri­ni hiç çe­ke­mez­ler. Za­man za­man kav­ga eder­ler. Bir gün bu iki sü­la­le kan­lı bir kav­ga­ya gi­rer­ler, köy bir sa­vaş ala­nı hâ­li­ne ge­lir. Ke­ri­mo­ğul­la­rın­dan Şe­rif ça­vuş da da­hil ol­mak üze­re al­tı-ye­di ki­şi ölür. Tah­si­ni kö­yün­den Ce­lâ­lî'nin en ya­kın dos­tu ve ay­nı za­man­da onun şi­ir­le­ri­ni bes­te­le­ye­rek söy­le­yen ki­şi olan Mahmut, bu kanlı kavgayı duyurmak için Sünür Köyü'nde bulunan Celâlî'nin yanına koşar. Mahmut'u gören Celâlî, daha bir söz söylemesine fırsat vermeden, hemen o anda ağzından şunlar dökülür:

Zulumat elinden pus aldı dağlar

Mahmut bizim yerler (7) kış mıdır şimdi?

Ölen öldü sen haber ver sağlardan

Bilmem hayâl midir düş müdür şimdi?

Benlik edüp Nemrut Han'a uyanlar

Firavun Şeddâd'ı geri koyanlar

Uzak yerde kem haberim alanlar

El kına yakmaya borçludur şimdi

Celâlî bülbülü bahçe bârını

Susamı sümbülü ayva narını

Medrese mescidin çar duvarını

Yıkıp virân eden hoş mudur şimdi? (s. 60)

İki bü­yük sü­la­le­nin ara­sın­da mey­da­na ge­len kan­lı kav­ga­nın Ce­lâ­lî'nin ahı yü­zün­den çık­tı­ğı yo­lun­da ri­va­yet­ler do­laş­ma­ya baş­lar. Hat­ta Ce­lâ­lî bir gün dos­tu Mam Kö­yü'nden Kel Ali oğ­lu Meh­met'i zi­ya­re­te git­ti­ğin­de, oda­da bu­lu­nan­lar, Tah­si­ni'de­ki kan­lı kav­ga­nın Ce­lâ­lî'nin ahı yü­zün­den ile­ri gel­di­ği­ni söy­le­me­le­ri yü­zün­den, Ce­lâ­lî, bu söz­le­ri doğ­ru­lar­ca­sı­na on­la­ra i yü­zün­den, Ce­lâ­lî, bu sözleri doğrularcasına onlara hi­ta­ben şöy­le der:

Ba­na kan kus­tur­du o kan­lı za­lim

Yah­şi gün­le­ri­mi ya­man ey­le­di

Sü­ru­ru sev­da­da ha­lim pe­ri­şan

Gör ni­ce kan üz­re bir kan ey­le­di.

Arzım ol divan-ı Gaffar'a gitti

Bir yandan Ahmed-i Muhtâr'a gitti

El yerde yüz yerde Settar'a gitti

Bab-ı vilâyette şivan eyledi

Bana ettikleri hercayi geçti

Ta, Eyyûb'a gelen belâyı geçti

Aktı didem yâşı deryayı geçti

Lâ-mekân mülkünde liman eyledi

Yedi Tamu söner, âhımdır (8) sönmez

Yakar arş-ı kürsü başı boş dönmez

Zevk ü şevk ehlinin sillesi yenmez

Kaf dağı ezmeye havan eyledi (9)

Ben mücrimin arz-ı hâli penahım

Divânı devletten buyruldu şâhım

Zincirden boşandı Celâlî ahım

Yıktı Tahsını'yı vîrân eyledi (s. 42)

Celâlî'nin deyişlerini besteleyip halka söyleyen ve en yakın dostu bulunan Mahmut, Erzincan'da askerliğini yapmaktadır. Celâlî, onu ziyarete gelir. Kendisine izin almak için, o zaman Erzincan ordu müfettişi bulunan Mehmet Zeki Paşa'nın hanımına aşağıdaki deyişi söyleyerek izin işini halletmek ister.

Pertev-i kudretin ey dürr-i yektâ

Kelâm-ı gevherin bahâlı derler

O hûb Cemalin görmedim amma

Kevkeb-i (10) Ülkerden ziyalı derler

Kim görmüş Vâmık u Azra'yı hani

Leylâ-Mecnun, Ferhat Şirin misâli

O işve dâmenin Yusuf-ı sâni

Seni Gül-endâm'ın misâli derler

Cennetten mi çıktın ey işve-dâmen

Ne boyda ser çektin serv-i hırâmen

Şâh-ı dilden değse gülbergi nâmen

Affolur idamdan cezalı derler

Hatmi hoca okur âşık nâ-çarın

Yok çiçekten olsun bir bahçe bârın

Gül dîdârın görsün bülbül-i zârın

ısmine künyede Kemâli derler

Sen şâh-ı merdânısın mürüvvet eyle

Benim için şaha bir minnet eyle

Perîşân hâlime merhamet eyle

Bize de bir dertli Celâlî derler (s. 31-32)

Celâlî'ye büyük bir ilgi gösteren Zeki Paşa, şairin izin dileğini yerine getirir. Bundan sonra Celâlî duygularını ifade eden başka bir deyiş daha yazar arzuhal şeklinde Zeki Paşa'ya sunar.

Kerem kıl şâh-ı serâsker, kerem sultânda handadır.

Arz-ı hâller şâh'a karşı divân ehli divândadır

Gedâlar erhemin gözler, kan ağlar çeşmi kandadır

Dil zahmına merhem yok onu bahs ü beyândadır

Ne Eflatun bilir çâre, ne Lokmân sağ cihândadır

Dediler mu'teber derman Müşîr-i âlî-şândadır (s. 170)

Celâlî'nin gerçek dost ve dert ortağı Mahmut'un ölümü şairin üzerinde derin bir etki yapar. Ondan ebediyyen ayrılmanın verdiği yarayı aşağıdaki deyişleri ile dile getirir. Mahmut, dilinde türkü, gönlünde baş tacı olur:

Gonca fem açmadan bozuldu bağlar

Bu ne gülşen, bu ne bahçe, bu ne bâr

Bülbüller çığrışır çeşmim kan ağlar

Bu ne sünbül (11), bu ne lâle, bu ne zâr

Mahmut bugün üstadını değişti

Bizden uğrun uğrun bâdeler içti

Sefînesi hicrân gölüne düştü

Bu ne yağmur, bu ne rüzgâr, bu ne kar

Bana gam yutturdu zâti ezelden

Aşkın ebcedledi çıktı tez elden

Daha ders okumaz nazm-ı gazelden

Bu ne nâmus, bu ne gayret, bu ne âr

Terk-i vatan etmiş dönmez ebedi

Dost bağından nar getirdim yemedi

Bir Allah'a ısmarladık demedi

Bu ne yârân, bu ne yoldaş, bu ne yâr

Sundu Celâlî'ye bir zehr-i âbı

Bizde garîb kaldı aşkın kitâbı

Üç harfi beş noktadan gördü hesâbı

Bu ne geliş, bu ne gidiş bu ne kâr.

(s. 63-64)

Celâlî, dert ortağı, arkadaşı, sırdaşı Mahmut'suz geçen günlerin birer üzüntü kaynağı olduğunu anlar. Her hatırına geldikçe yanık yanık manzuleler söyler. Duygularını mısralarla paylaşır.

Âh elinden yandı cesette cânım

Bu ne derttir buna bir el katan yok

Hicrân oku değdi döküldü kanım

Zevrâkımızı aşk gölüne atan yok

Geçti geçen günüm ağlı karalı

Yitirmişem han bakışlı maralı

Yad avcı elinden gitti yaralı

Tezmiş dağdan dağa varup tutan yok

Şahin pervâz edüp çıktı elimden

Şöhret Zülfikârı düştü belimden

Şat gözümden aksa Fırat dilimden

Elim elmas dökse alıp satan yok

Soldu mor menekşe hep bahçe bârım

Baykuş tek virânda nâle vü zârım

Vücudumda üç yüz altmış damarım

Uyandı kan ağlar durup bakan yok

Sönmez Celâlî'nin bu aşk ateşi

Çekilmez bâdesi kaynamaz aşı

Mahmut gelmez elde değildir başı

Benim ile gam yükünü çatan yok (s. 62)

Celâlî, okumuş, yazmış ve ıslâmi ilimler konusunda eğitim görmüş şairlerimizdendir. Kendisi, eğitim öğrenim gördüğü Sünür Köyü 'ndeki medresesinden icazetname alacağı gün, orada gördüğü dersleri ve aldığı kültürü bize aşağıdaki deyişi ile aktarmaktadır:

Gelin âllâme-i asrın toyuna

Arza durduk bugün divânımız var

Harîr atlas hülle biçin boyuna

“Fetahna” sırrını duyanımız var

Hezâinin sır sanduğun açanın

Vâris-i enbiya kadri yücenin

Nesli melek mâhi Hacı Hoca'nın

Yoluna baş u cân koyanımız var

Okuttu “elif'i “dal”a yetirdi

Bizi zenbûr gibi bala yetirdi

Nice mâlsızları mâla yetirdi

Lâ'li şarâbında gümânımız var

...

Celâlî aşkının Şattı Fırat'ı

Kamu çeşmelerin kand-i nebâtı

Gelin üftâdenin ehl-i hizmeti (12)

Hemen Mehdi çağı zamânımız var (s. 33-34-35)

Celâlî, birçok sohbetlerinde Hz. Ali'yi övmüş ve onun ıslâm âlemine yaptığı hizmetlerden söz etmiştir. Bunun üzerine şairi onu Alevi olduğunu zannetmişler. Bunun üzerine Celâlî, onlara şöyle cevap verir:

El-amân elinden fitne-i devrân

Âb-ı kevser versem zehir aş derler

Şad gözümden aksa Fırat dilimden

Elim elmas dökse kara taş derler

Gör nice danışır yahşi yamanı

Aman Allah yok mu bunun imânı

Her nerde çalınsa bir sâz kemânı

Bu nasıl tecellî hep savaş derler

Aşk ile âh edüp kanım dökerim

Kantar ile derd ü belâ çekerim

Sultan Yaveri'nin harbin öğerim

Celâlî süd-be-süt kızılbaş derler (s. 67)

Celâlî medrese öğrenimi yaptıktan sonra çevresinde iyiden iyiye tanınmaya ve dinî sorunlar üzerinde söz sahibi olmaya başlar. Bir gün Celâlî 'ya “Zevceâhir var mıdır?” diye sorulur. “Böyle bir şey yoktur. Kur'an'da geçmez.” deyince bu cevap çevrede olduğu gibi komşu illerde de büyük bir tesir yapar ve Of'tan gelen zamanın tanınmış hocaları ile çevredeki din adamları Celâlî'yi mahkemeye verirler. Celâlî suçlu bulunarak “On bir” ay hapiste yatar ve sonunda beraat eder. Aşağıdaki deyişleri hapisten çıktığı gün söyler:

Kalk hâb-ı nazından gözet dağları

Gör nice gül açmış donatır [1] bülbül

Âh çeker her seher sonu çağları

Âh odundan sakın, yana dur bülbül

Sâkiler mecliste dolandı gene

Dem çeken âşıklar dalandı gene

Aşkın deryaları bulandı gene

Sebebi yeşil baş sunadır bülbül

On bir ay matemin çilesi doldu

Goncaların bağrı kızıl kan oldu

Demişsin Celâlî belâsın buldu

Bugün bana yarın sanadır bülbül (s. 58)

Celâlî'nin şöhretini duyan bir grup hoca şairin dinî ve tasavvufî görüşlerini öğrenmek için onu ziyarete gelirler. Şair şu deyişleri ile onların niyetlerine cevap verir:

Gene zevraklandı gamz-ı şikârım

Özür dilemeğe iddiâm vardır

Şeriate tatbik edin kânûnu

Vücudu pâreler bed-dumâm vardır

“Ene'l-Hak” sırrını aldım mürşitten

“Nahnu kasemnâ”dan hem mücellîden [2]

Deryâ-yı ummândan bahr-i muhitten

ımtihân olmağa iddiâm vardır.

Demişsin Celâlî sevdâ ne gerek

Sînem Mecnûn oldu Leylâ diyerek

ıskeleye çıksa beş gemi sinek

On ordu kondurur bir kafam vardır (s. 76)

Celâlî 'nin medrese ilimlerinin yanında, tasavvuf tedrbiyesi aldığını da görmekteyiz. Kaynaklar kendisinin Nakşibendi tarikatına girdiğini, burada tasavvuf terbiyesi gördüğünü ileri sürmektedirler. Onun mutasavvuf bir Hak âşığı olduğuna şu deyişleri güzel birer örnektir:

Gönül ne gezersin hân-ı harâbta

Ser verir âşıklar sırrı şây'olmaz

Dökme yüz suyunu her ocaklıya

Karga kirâsından bay olmaz

Seksen bin nesebli bizim mezhepli

Doksan bin Mısırlı Şamlı Halepli

Yüz bin sofi zahit yüz bin mektepli

Meyhanede bir sarhoşa tay olmaz

Celâlî sen kendin öğme bezetme

Gayrı kesten sakın yardım gözetme

Doğru derviş isen keşkül uzatma

Hergiz elin hoşafından pay olmaz (s. 28)

Celâlî, sadece kendisiyle meşgul bir kimse olmamış, çevresinde olup bitenleri de yakından takip etmiştir. Çevresindeki gençlerle sık sık görüşür ve onlara gerçekleri öğretmek için elinden gelen her türlü çabayı gösterirdi. Onun bu durumundan kuşkulanan ve dedikodu yapanlara o şöyle cevap verir:

Gene revnaklandı hüsn-i dîvânım

Bu benim gidişim oyunbâzlıktır

Cihânı sarsıttı âh u figanım

Bu benim gezişim oyunbazlıktır

Ülfet ettik ammâ yaman çıkmazsa

Ömrümün burcunu vurup yıkmazsa

Her kim akranıyla düşüp kalkmazsa

Bu bir hayâsızlık utanmazlıktır

“Kün fekân” şehrinde eylesem kasem

Bilmem hangi gülde sümbülde dursam

Şimdiki câhile yol budur desem

Derler ki, Celâlî bu cambazlıktır (s. 75)

Celâlî artık sözüne ve sohbetine itibar edilen bir kimsedir. Zaman zaman onun sohbetlerini dinlemeye, fikirlerinden istifade etmeye, uzaktan yakından pek çok kimse gelirdi. Celâlî de, misafirlerini hoşca karşılar, onların müşkillerini halletmeye çalışırdı. Bir sohbette Celâlî 'ya Peygamberimiz Hz. Muhammed hakkında ne düşündüğü sorulur, şöyle cevap verir:

Lâm-elif dersinde aşk ocağında

Ben elif dedikçe dilim döndü mim

Yedi kalem çalmış kudret bağında (15)

Kalemi “mim”, imlâsı “mim”, pendi “mim”

O serv-i semendin öz otağında

Yedi nâr beslenmiş şâh dudağında

Dört ırmak akıyor cânın bağında

Çevresi “mim” gözesi “mim” bendi “mim” (16)

Çoktan âşık oldum ben o dilbere

ısmin kitap ettim aldım ezbere

ıstedim Celâlî yazam deftere

Ülkesi “mim”, durağı “mim”, kendi “mim” (s. 8)

Celâlî zaman zaman dostu Mahmut'u yanına alarak komşu il ve ilçelerin köylerindeki dostlarını ziyâret eder. Bu ziyaretlerin birini de Tercan'ın bir köyüne yaparlar. Celâlî'nin geldiğini duyanlar onu görüp dinlemek için odaya koşarlar. Bu sırada odada çay dağıtanlardan birisi “ ınsan neden halk olmuştur ?” cümlesi yazılı kâğıdı gizlice katlayıp oda kapısının üstüne asar. Kâğıtta yazılandan habersiz olan Celâlî, bu soruyu şöyle cevaplar:

Bugün dem vaktidir saki mey doldur

Bize muammayı bulsun dediler

Gezsin Arş-ü kürsi arz-ı semâyı

Mecnun'sa Leylâ'yı bulsun dediler

Cim cemâlin elifbaya bağlamış

Dal'dan evvel Mim'i Ha'ya bağlamış

Üç harfi de beş noktaya bağlamış

Ol şems'ü gülzar'ı bulsun dediler

İki meme bir bedenin dalıdır

Amel yeşilidir, iman alıdır

Sen sanma ki can cesedin malıdır

Celâlî nutfeyi bulsun dediler

ıspirli Koçanzade Hacı Adil Bey, Celâlî görmediği halde ona karşı büyük bir sevgi beslemeğe başlar. Bu sevgisinin ispatını da ona gönderdiği bir çift öküz ve on kırmızı lira ile yapar. Hacı Adil Bey birkaç gün sonra Celâlî'yi görmek üzere yola çıkar. Bu haberi alan Celâlî ise onu yolda karşılanıp kendisine verilmek üzere şunları söyleyip gönderir:

Sefer etmiş o şâh bağ-ı ırem'den

Var hâk-i payına kıyam dur nâme

Terkedüp eyleme istikbaline

Evvel has dur, sonra selâm dur nâme

Nâme sen gidince yüz yerde eğil

Ayağın tozun öp, geriye çekil

El göğüste divânında söyle gil

Baş bırak boyun eğ nizam dur nâme

Nâme sakın yahşi yaman danışma

Hasret söyle Celâlî'den karışma

Ferman ne çıkarsa al getir açma

Sır verme yadlara haramdır nâme (s. 26)

Bu deyişleri alan Hacı Adil Bey büyük bir mutlulukla atını daha sık sürmeye başlar. Tahsini'ye geldiğinde Celâlî misâfirini karşılayan dostlarına şöyle hitap eder:

Dostlar kıyam edin kalkın ayağa

Adalet şahının fermanı geldi

ıstikbal eyleyin durun selâma

Sertaser âlemin sultanı geldi

Meclis ziynet bulsun şem'eler yansın

Hizmet eden ehl'i diller uyansın

Sâkiler şad olsun işret dolansın

Gâmı def etmenin zamanı geldi

Belâyı kazadan kurtulmaz başın

Gün-be gün yürekten artıyor cûşun

Celâlî yad ile görülmez işin

Bu dertli sinemin dermanı geldi (s. 27)

Celâlî kışın hayvanlarını beslemek için çayır biçiminde kendisini sevenlerin yanına gider onlardan yardım görürdü. Yine böyle bir niyetle Bayburt'un altı saat güney batısına düşen Mormuç Ovası 'nda çayırlarını biçtiren Cebreli Hamit Ağa'nın ziyaretine gider ve hayvanlarına kışlık ot ricasında bulunur. Cebreli Hamit Ağa ise “Şu kaplarla ırgatlara su taşırsan ben de senin arabanı aldığı kadar ot duldururum.” der. Celâlî ise hemen su taşımaya başlar. Bu sırada Kitre Köyü'nden ıbrahim Efendi adında biri yoldan geçerken Celâlî 'nın su taşıdığını görünce ona “Ne o Celâlî, sâki mi oldun?” demesi üzerine Celâlî ona şu cevabı verir:

Aşkın dükkanında hayyat elinde

Şemseli kaputun yakasıyım ben

Hûblar yığnağında dilber belinde

Bir altun kemerin tokasıyım ben

Beyler için Horasan'da halıyım

Lâhur'un alıyım Kişmir şalıyım

Dağıstan'da anka küccar malıyım

Lâmekan şehrinin çuhasıyım ben

Bizi otağına okudu Pîr'ler

Muhabbet elinden dem çeken erler

Celâlî sâkisin kadeh sun derler

Besbelli Mormoç'un sakisiyim ben (s. 52)

Celâlî'nin hayatı acılar içinde geçmiştir. Bu acılar onu daha çok olgunlaştırmış, daha çok söyletmiştir. ılk eşinin ölümü üzerine aşağıdaki ağıdı söylemiştir.

Ev bark etmek (17) için tenli mereği

Dizip koşmak için tepir eleği

Şu gavdan yaptığın tecir tereği

Divân-ı Bâri'ye yâdigar götür

Elinle ördüğün çöpür ağını

Kâhan eylediğin keleme bağını

Kabal biçtiğimiz sap orağını

Al Ulu Tanrı'ya bergüzâr götür

...

Yetim kalmış idin emzik tavında

Gamla kavrulmuştun gençlik çağında

Bir gül yeşertmeden vuslat bağında

Gönül yaraların beraber götür

Deki Kâdir Mevlam bize ilişme

Dünyada sızlayan çıbanı deşme

Celâlî'den sorup söyleşme

Bu dertli çobandan bir selâm götür (s. 11-12-13)

Celâlî, devrinin tanınmış âşıkları ile çeşitli atışmalara da girmiştir. Bu atışmaların hemen tamamına yakını dinî bir mahiyette olmuştur. Celâlî'nin yaşadığı yıllarda isim yapmış hak şairlerinden Âşık Mücmeri, Celâlî'nin cevap vermesi için tasavvufî özellik taşıyan şu deyişleri dile getirir:

İksir'i Azamdır nutk-u Ehl'ullah

Tunca değse anı safi zer eyler

Yek nazar eylese arif-i billah

Aslı kemhareyi mücevher eyler

Bu benim çektiğim aşkın narıdır

Bülbül gülü görse yad-ı hârıdır

Her kemliğe iyilik arif kârıdır

Er odur ki zehri panzehir eyler

Mücmerî fâş etme sırrı Süphani

Eğer öğrendinse ilm-i irfanı

Bir kula yar olsa lutf'u Rabbani

Dehre Zülkarneyni ıskender eyler

Celâlî, bu sözlere şöyle karşılık verir:

Arif'ler dilinde harf-i bismillâh

Seng-i hâre değse gül-anber eyler

Her kime yetişse “Nasrun minallâh”

“Lentebur” sırrına ol mazhar eyler

Bülbül intizarı gül dîdârına

Can telef etmede aşkın narına

“Velekad kerremna”zülfü-sârına

Bin bir makam gören bizi seyreyler

Oldunsa Celâlî bir ehl-i perde

Sır verme Hüdâ'dan gayrı bir ferde

“Minrabbik” hitabı okunan yerde

Er odur o şehri Kandahar eyler (s. 9-10)

Aşk, öyle her yerde söylenen bir basit söz değildir âşığın ağzında. Onun için, Celâlî de söz aşktan açılınca, bu konuda ne kadar hassas olduğunu gösterir.

Celâlî yine bir sohbet esnasında, kendisinden bir şeyler söylemesini isteyen köylülerine şöyle der:

Metaımdan alan alsın

Derin deryadan almışam

Bu gün aşkın pazarıdır

Veren Mevlâdan almışam

Zebansız söyleyen dilden

Seherlerde esen yelden

Şat, Fırat ü nehr-i Nil'den

Gelen dalgadan almışam

Salât-ı farz'ı, sünneti

Dini ilmani gayreti

Ceddi mezhebi milleti

Açan künyeden almışam

Gece zikrettiğim zaman

Demesinler bu ne noksan

Benim dersim tamam doksan

Dokuz esmadan almışam

Celâlî cemâlin cimdir

Muradın Elif'le Mim'dir

Sorsalar Mürşid'in kimdir

Hızır Baba'dan almışam (s. 81)

Celâlî, dini ve tasav­vufi şiir­leri ile, dev­rin­de çok sevil­miş bir şair­dir. Ken­disinin günümüze ulaş­mış olan şiir­lerin büyük bir kıs­mı söz­lü gelenek­te yaşayan­lar­dır. Yazılı bir divanının ol­duğu söy­len­mesine rağ­men, bu güne kadar ele geçmemiştir.

Yaptığımız bu araştırma sırasında, Celâlî'nin hayatının dramatik bir yapı arzettiğini gördük. Bu yapı kronolojik bir sıra halinde takibedildiğinde daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Yukarıdaki bilgiler hem bir tiyatro metni, hem de senaryo olabilecek niteliktedir. Bir insanın hayatında sahne sanatları açısından bulunabilecek bütün unsurların Celâlî'nin hayatında var olduğunu gödrmekteyiz Sözü yine Celâlî'nin bir şathiyesi ile noktalıyoruz.

Kâf-ü nûn-u kalem defter açmadan

Ben Şâh-ı Server'in nurunda idim

“Enelhak” noktası levha düşmeden

On iki perdenin birinde idim

Bir zaman ağlendim nûr'u Necef'te

Diyâr-ı ademde Ha ile Kâf'ta

“Elest” hitabında evvelki saf'ta

Üç harf beş noktanın birinde idim

...

Ruhlar aşk meyinde bâde süzende

Halk-ı âlem alayların düzende

Kimi illâ, kimi lâ da gezende

Hazreti Adem'in serinde idim

Bulak başlarını bekledim durdum

Ben Halilullâhın nârını gördüm

Nûh ile beraber tûfana girdim

Musa Kelimullâh Tûrunda idim

Bir viran bahçede bir gül açıldım

Ne derildim, ne yendim, ne içildim

Kırk budaktan yedi daldan seçildim

Celâlî bu bâbda derinde idim

NOTLAR VE AÇIKLAMALAR

1.Aşk Çağlayanı Bayburtlu Celâlî, Prof. Dr. Cemal Kurnaz - Yrd.Doç.Dr. Mustafa Tatçı, Reyhan Yayınları, Ankara 1998. Şiirlerde gösterilen sahife numaraları bu baskıya aittir.

2.1983 yılın­da Bay­burt'un Ök­sürüç; yeni adı Pınar­cık köyün­den 1930 doğum­lu Hüseyin Köse'den Bay­burt­lu Celâlî'nin hayat hikâyesi ile il­gili bir der­leme yap­mış­tık. Ken­disi bize, “Celâlî” babanın şiir­lerini ih­tiva eden bir divanın­dan söz et­miş, bu divanı bulur­sa bize ulaş­tıracağını, böy­lece daha kap­sam­lı bir çalış­manın ger­çek­leşeceğini ifade et­miş­ti. An­cak aradan uzun bir süre geç­mesine rağ­men bu konuy­la il­gili bize bir bil­gi ulaş­madı. El­de bilinen kitap­ların dışın­da “Celâlî” ile il­gili bir kay­nak maalesef şu an­da bil­gimiz dışın­dadır Yazımız­da Celâlî ile il­gili olarak yap­tığımız bu der­lemenin büyük kat­kısı ol­muş­tur. Hüseyin Köse'ye burada teşek­kür et­meyi bir borç bilirim.

3.Güleç, Ham­di, Bay­burt­lu Celâlî Hayatı,Sanatı ve Şiir­leri, Yayın­lan­mamış Yük­sek Lisans Tezi, Ege Üniver­sitesi, Üz­mir 1987, s. 22 vd.

4.Bizim yap­tığımız der­lemede bu mıs­ra, “Bâdeyi nûş eden gel­sin mey­dana” şek­lin­de geç­mek­tedir.

5.Bizim der­lememiz­de bu mıs­ra şöy­le geç­mek­tedir: “Al­datıp âlemi kan­dır­masın­lar”

6.Prof. Dr. Cemal Kur­naz - Yrd.Doç.Dr. Mus­tafa Tat­çı, Celâlî'nin bu şiirinin Mah­mut'un ölümü üzerine söy­lediğini ifade et­mek­tedir­ler. (s .60)

7.Yap­tığımız der­lemede bu kelime “el­ler” olarak geç­mek­tedir.

8.Bizim der­lememiz­de “âh odu” şek­lin­de geç­mek­tedir.

9.Bizim der­lememizde bu mısra “Kaf dağı ez­meye havan ey­ledi” şek­lin­de geç­mek­tedir.

10.Bizim der­lememiz­de bu kelime “Kevakip” şek­lin­dedir.

11. Der­lememiz­de bu kelime “bül­bül” şek­lin­de geç­mek­tedir.

12.Der­lememiz­de bu kelime “âb-ı hayatı” olarak geç­mek­tedir.

13.Bu kelime der­lememiz­de “Tuna'dır” şek­lin­de geç­mek­tedir.

14.Bu kelime der­lememiz­de “mecel­leden” şek­lin­de geç­mek­tedir.

15.Der­lememiz­de bu kelime “kâtib'i kud­ret” şek­lin­de geç­mek­tedir.

16.Bu mıs­ra der­lememiz­de “çeş­mesi mim, gözesi mim, bendi mimud­ret” şek­lin­de geç­mek­tedir.

17.Der­lememiz­de bu kelime “yap­mak” şek­lin­de geçmekedir.


[1] Bu kelime derlememizde “Tuna'dyr” ?eklinde geçmektedir.

[2] Bu kelime derlememizde “ mecelleden” şeklinde geçmektedir.

<< Geri