“AŞK ÇAĞLAYANI BAYBURTLU CELÂLΔ VE ŞİİRLERİNE YANSIYAN HAYAT HİKÂYESİ
Dr. Gıyasettin AYTAŞ
Türk edebiyatı içerisinde adından bahsedilmeyen ve kendisinden haberdar olmadığımız yüzlerce şair ve yazar var. Bunların bir kısmı sözlü gelenekte kaldıkları ya da eserleri yazıya geçirilmediği için, unutulup gitmişlerdir. Bazılarının da şiirleri tek nüsha olarak kaleme alınmış, elden ele dolaşarak kimi zaman kaybolma akıbetini yaşamış, kimi zaman da bir meraklısının ilgisini çekerek yaşama şansı bulmuştur. Buna benzer şairlerden birii zaman da bir meraklısının ilgisini çekerek yaşama şansı bulmuştur. Buna benzer şairlerden biri de Bayburtlu Celâlî'dir.
Celâlî hakkında çıkan yazılar ve yapılan araştırmaların sayısı oldukça sınırlıdır. Prof. DR. Cemal Kurnaz ve Yrd. Doç. Dr. Mustafa Tatçı'nın birlikte hazırladığı “Aşk Çağlayanı Bayburtlu Celâlî”(1) isimli kitap, şimdiye kadar yapılan en derli toplu çalışma olması bakımından önemlidir. Eserin önsözünde “Mahalli değerler, kültürümüzün halk dokusuna sirâyetinin göstergeleridir” (s.VI) diyen araştırmacılar, çalışmalarını hangi kaynaklardan istifade ederek tamamladıklarını belirttikten çalışmalarını hangi kaynaklardan istifade ederek tamamladıklarını belirttikten sonra, bu kaynaklarda ele alınan görüşleri de birbiriyle mukayese ederek, Celâlî'nin şiirlerinde ortaya çıkan farklı yazılış ve söyleyişleri de bir arada gösterme imkânını bulduklarını ifade etmişlerdir.
Celâlî'nin hayat hikâyesinden başka, onun şairliği ve tarikati hakkında bilgi veren araştırmacılar daha sonra elde bulunan kaynaklarda yer alan şiirleri birbiriyle mukayese etmişler Kitapta Celâlî'nin toplam 125 şiirinin yer aldığını görmekteyiz. Eserin sonuna bir sözlük ve daha sonra da yararlanılan kaynakları belirten bir bibliyografya eklenmiş.
Bayburtlu Celâlî hakkında yapılan çalışmalar ve onun hayat hikâyesi konusunda elde edilen bilgilerin yetersizliğinden söz eden araştırmacılarımız, bu konuda haklı sayılabilirler. Sözlü kültürün hakim yetersizliğinden söz eden araştırmacılarımız, bu konuda haklı sayılabilirler. Sözlü kültürün hakim olduğu bir dönemde yaşamış ve kendi şiirlerini yazmak gibi derdi olmayan bir şairin hayat hikâyesini tespit etmek oldukça zor olsa gererek. Bir de, şiirlerinin ağızdan ağıza söylenip günümüze gelmiş olması, işin ne kadar zor olduğunu daha iyi anlatır. Bu yüzden Celâlî üzerine çalışma yapanların eserlerinde birbirinden farklı görüşler ve şiirlerinin farklı şekillerde ele alınmış olduğunu normal karşılamak gerekir. çünkü, elde şairin bizzat kendisinin yazdığı veya kendi sağlığında kaleme alındığı kabul edilen bir şiir kitabı elde mevcut değildir. Bu yüzden. Araştırmacılarımız, eserde mümkün olduğunca bu farklılıkların tamamını tespit ederek, bunları göstermişlerdir.
Biz burada Prof. Dr. Cemal Kurnaz ve Yrd. Doç. Dr. Mustafa Tatçı'nın hazırlamış olduklaır kitabı esas alıp, Celâlî'nin kendi şiirinden hareketle hayat hikayesi üzerinde duracağız.( 2)
Celâlî, 1850 yılında Bayburt'un Tahsini (şimdiki adı: Ozansu) köyünde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Ahmet'tir. Babası Nasuhoğullarından Abuş, annesi ise köyün ileri gelen sülalelerinden Kerimoğulları'nın kızıdır. çok küçük yaşta babasını kaybeden Celâlî, annesi ile birlikte dayılarının yanına sığınmak zorunda kalır. Geçimini köyde çobanlık ve çiftçilik yaparak sağlar.
Çok küçük yaşta şiire karşı büyük yeteneği olan ve ilk şiirlerini henüz okuması yazması olmadığı bir sırada söyleyen Celâlî, Bayburt'un Sünür Köyü'nde çevresinde ilmi ve irfanı ile tanınmış olan “Hacı Hoca” adında bir kişiden medrese öğrenimini tamamlar.
Celâlî, bütün deyişlerini “irticalen” ve “sacı Hoca” adında bir kişiden medrese öğrenimini tamamlar.
Celâlî, bütün deyişlerini “irticalen” ve “sazsız” söylemiştir. Ömrü boyunca da eline saz aldığını gören olmamıştır. O, yaşadığı yıllar boyunca karşılaştığı olayları deyişlerinde işlemiş, tasavvufî görüşlerini büyük bir ustalıkla dile getirmiştir.
Erzurum-Erzincan çevrelerini gezmiş Narmanlı Sümmanî ile dostluk kurmuş, atışmış ve o bölge halkının sevgisini kazanmıştır.(3)
Celâlî, kendi hâlinde, kimseye en ufak kötülük düşünmeyen, haksızlıklara karşı deyişleri ile sitem etmekle yetinen kimsedir. Onun deyişleri halk dilinin ve deyimlerinin en güzel örnekleri ile işlenmiş, içli bir coşkunluğa sahiptir.
Gelenekte olduğu gibi Celâlî de, rüyasında bir Hak dostunun elinden bade içerek âşık olmuştur. Rivayete göre, Celâlî, bir gün çobanlık yaparken uyur ve koluna erenler tarafından bilezik takılır. Uyandığında kendinden geçmiş bir hâlde dîvânelik âlâmetleri göstererek otlattığı danaları güpegündüz köye getirir. Celâlî'nin bu hâli köylüleri telâşlandırır. Onun aklını oynattığını sanan köylüler, hemen köyün hocasını çağırarak Celâlî'nin derdine çare aramaya koyulurlar. Celâlî, başına gelenleri şöyle açıklar:
Bir peri aşkından divâne oldum.
çağladı göz yaşım akıyor hocam
Erenler şahından bir name aldım
Dilim ezber etmiş okuyor hocam.
Pîr destinden nûş eyledim bu âbı
Anda açılmıştı aşkın kitâbı
Yegân yegân sor ki verem cevabı
Bugün gam kervanım kalkıyor hocam.
...
Bir yere cem olmuş kırklar erenler
Bir bakışta arşı kürsü görenler
Devâsız dertlerle derman verenler
Her biri bir derse bakıyor hocam (s.2)
Celâlî'nin bu sözleri etrafta büyük bir şaşkınlık ve merak uyandırır. Köyün hocası, Celâlî'yi iyice açmak, rüyada daha başka neler gördüğünü öğrenmek ister. Bunun üzerine Celâlî devamla şu mısraları söyler:
Bir pîr beni Vehbîlere götürdü
Baktım ki dünyâyı aza tutarlar
Halka çevrilmiş diller hû çeker
Sâkiler destile bâde tutarlar
Şecer-i Tûbâdan sordum güneşi
Misâl tutup gösterdiler güneşi
Nâra benzettiler şitâyı kışı
Cennet teşbihini yaza tutarlar.
Gam tasiyle getirdiler şerbeti
Seherde ararlar ehl-i hizmeti
Görse Calâli'de hâb-ı gafleti
Gün-be-gün ülfetin aza tutarlar (s, 3)
Celâlî, içinde bulunduğu durumu yeterince anlatamamaktadır. Köylüleri onun deli olduğu kanaatini taşımaktadırlar. “Ahmet deli oldu.” Diye ona acımaya başlarlar. Bu durumu farkeden Celâlî ise kalabalığa şöyle seslenir:
Beni kınamayın Hakk'ı sevenler
Rüzgâr esmeyince dal ırganır mı
Külli boş değildir aşka düşenler
Katre düşmeyince sel uyanır mı
Dil meftun olmazsa âşık yârına
Yanar mı pervane şemin narıma
Hu zâr çekmese Hak didârına
Uyanıp hâbında su dolanır mı
Öyle bir Leylâ'ya Mecnun'um Billâh
Okunur isminde harf-i Bismillâh
Tutuştu her yanım hasbeten-li'llâh
Mevlâ'yı zikreden kul kınanır mı?
Nice bin âlemin Perverdigârı
Mevlam her kuluna verme bu kârı
Gün-be-gün artıyor bülbülün zarı
Goncasız gülşene gül yamanır mı?
Buldu Celâlî'yi Kırklar Yediler
Erkânı öğredip hizmet verdiler
Haşre dek bu çarhı çevir dediler
Sormadım ki buna kol dayanır mı? (s. 48-49)
Artık Celâlî bir Hakk âşığıdır. Her ne kadar söylediği sözlerin anlamı çevredekiler tarafından anlaşılır bulunmasa bile, o içinden gelen bir coşkunluk ile sürekli şiirlerinan anlaşılır bulunmasa bile, o içinden gelen bir coşkunluk ile sürekli şiirlerini söylemektedir.
Çevrede Celâlî bu hâli, kendisinin uydurma sözlerle “şairlik” satmak istediği dedikodularına sebep olur. O devirde Bayburt'un Yukarı Hayık Köyü'nde halk şairi diye tanınan Mücmeri isimli isimli bir kişi, Celâlî için koşmasında ona “ Tahsini Kargası ” der. Bunu işiten Celâlî, Mücmeri 'yi şöyle cevaplar:
Kâtip bir nâme yaz dosta yârâna
Uzaktan merhabâ göndermesinler
Bâdeyi içenler gelsin meydâna (4)
Tenhada kaldırıp indirmesinler.
Pîr bâdesi değil poşa sakızı
Ben tanırım irşad olan ağızı
Köhlân diye satmasınlar yağızı
Varıp şu âlemi kandırmasınlar (5)
Sanmayınız yâ hû pîr bâdesidir
Sürmeli gözlerin hep sevdasıdır
Onların içtiği zap sirkesidir
Beyhûde vücûdu yandırmasınlar
Âşıklar okusun eylesin ezber
Bu aşkın yoluna kurmasın senger
Bir gün Celâlî'nin kellesi tenker
Sonra köşelere sindirmasinlar (s. 5)
Celâlî, geçim sıkıntısı çekmektedir. Dayılarından annesinin hakkını ister. Ancak, Kerimoğulları hakkını vermek bir yana, Celâlî'yi köyden çıkarmaya kalkışırlar. Dayılarının bu tutumu Celâlî'yi oldukça Dayılarının bu tutumu Celâlî'yi oldukça yaralar. O da duygularını mısralarına yansıtır. Dayılarını Allah'a şikâyet eder ve bedduada bulunur. Zaten yapacağı fazla bir şey de yoktur.
İl konmasın meskenime yurduma
Alev almış gam-firâşım ondandır
Hiç yanmasın âvâzıma virdime
Ezel başta zehr ü aşım andadır.
Bâdeler yandıran aşk ocağıdır
Bülbül eğlencesi gülşen bağıdır
İflâh etmez Koçkoyan'ı dağıtır
Pervâneli misket taşım ondadır
İbret alan gülşenime girmesin
Dest uzatıp gonca femin dermesin
Calâlî dârıma meyil vermesin
Saçmalanmış âh âteşim andadır (s. 40)
Celâlî, Bayburt'un Süngü köyünde medrese tahsilini yaparken, Kerimoğulları şairin ailesine çeşitli hakaretlerde bulunur. Ona nisbet olsun diye cami duvarlarını yıktırırlar. Bu durumdan haberdar olan olan Celâlî, Kerimoğulları'nı Allah'a şöyle şikâyet eder:
Hazret-i Mevlâ'dan niyâzım budur
Pervaneler gibi nâre düşesin
Dilerim derdine dermân olmasın
Gece gündüz ah u zare düşesin
Taze fidan iken belin bükülsün
Gözlerinden kanlı yaşlar dökülsün
Otuz iki dişin birden dökülsün
Genç yaşında ihtiyâre düşesin
Taze fidan iken belin bükülsün
Vücudun kuruyup cânın çekilsin
Tomurcuk güllerin sararıp solsun
Şeydâ bülbül gibi hâre düşesin
Ağlattın âhûyu sen dahi gülme
Hayırlı muratla bermurat olma
Ölünce ahirette din iman bulma
Yılanı çok bir mezara düşesin (s. 59)
Celâlî, Kerimoğlu Şerif çavuş'un ailesine yaptığı kötülükler, hatta onları köyden çıkarma arzusunu bir türlü unutmaz. Sıkıntılarından kurtulmak, biraz dertleşip görüşmek üzere Bayburt'un Mam köyünden yakın dostu Kel Alioğlu Hacı Mehmet'e misafir olur. Burada kömek üzere Bayburt'un Mam köyünden yakın dostu Kel Alioğlu Hacı Mehmet'e misafir olur. Burada köyün ileri gelenleriyle birlikte oturup sohbet ederlerken, bir ara söz Kerimoğulları'nın Celâlî'ye yapmış olduğu kötülüklere gelir. Celâlî, bunun üzerine onları Allah'a havale ettiğini söyledikten sonra, çektiği acıları şu sözlerle dile getirir:
Kalkdı zevrâkımız aşkın gölünde
Bir yana varması güç oldu gitti
Bî-çâre gönlümüz sahra zölünde
Mecnûn'dan ziyâde puç oldu gitti
Aleme yahşi gün bana yamandır
Yıkma dik kasrını bir misli kandır
Merhem bulunmadı hayli zamândır
Sînemde yaralar yüc'oldu gitti
Dert ehli derdinden irşad olalı
İhsanı devletten değildir hâli
Celâlî nâ-çârın bir arz-ı hâli
Dergâha varması güç oldu gitti (s. 4)
Celâlî, hasret gidermek, yurdunu görmek üzere köyüne geldiğinde Kerimoğlu Şerif çavuş'un hakaretlerine maruz kalır. Bunun üzerine sevdiklerinin yüzünü görmeden, onlarla hasret gidermeden, tekrar eğitim gördüğü Sünür Köyüne gelir.
Celâlî'nin köyü Tahsini'de iki kalabalık aile bulunmaktadır. Bunlardan biri Kerimoğulları, diğeri de Acemoğulları'dır. Bu iki sülale biribirlerini hiç çekemezler. Zaman zaman kavga ederler. Bir gün bu iki sülale kanlı bir kavgaya girerler, köy bir savaş alanı hâline gelir. Kerimoğullarından Şerif çavuş da dahil olmak üzere altı-yedi kişi ölür. Tahsini köyünden Celâlî'nin en yakın dostu ve aynı zamanda onun şiirlerini besteleyerek söyleyen kişi olan Mahmut, bu kanlı kavgayı duyurmak için Sünür Köyü'nde bulunan Celâlî'nin yanına koşar. Mahmut'u gören Celâlî, daha bir söz söylemesine fırsat vermeden, hemen o anda ağzından şunlar dökülür:
Zulumat elinden pus aldı dağlar
Mahmut bizim yerler (7) kış mıdır şimdi?
Ölen öldü sen haber ver sağlardan
Bilmem hayâl midir düş müdür şimdi?
Benlik edüp Nemrut Han'a uyanlar
Firavun Şeddâd'ı geri koyanlar
Uzak yerde kem haberim alanlar
El kına yakmaya borçludur şimdi
Celâlî bülbülü bahçe bârını
Susamı sümbülü ayva narını
Medrese mescidin çar duvarını
Yıkıp virân eden hoş mudur şimdi? (s. 60)
İki büyük sülalenin arasında meydana gelen kanlı kavganın Celâlî'nin ahı yüzünden çıktığı yolunda rivayetler dolaşmaya başlar. Hatta Celâlî bir gün dostu Mam Köyü'nden Kel Ali oğlu Mehmet'i ziyarete gittiğinde, odada bulunanlar, Tahsini'deki kanlı kavganın Celâlî'nin ahı yüzünden ileri geldiğini söylemeleri yüzünden, Celâlî, bu sözleri doğrularcasına onlara i yüzünden, Celâlî, bu sözleri doğrularcasına onlara hitaben şöyle der:
Bana kan kusturdu o kanlı zalim
Yahşi günlerimi yaman eyledi
Süruru sevdada halim perişan
Gör nice kan üzre bir kan eyledi.
Arzım ol divan-ı Gaffar'a gitti
Bir yandan Ahmed-i Muhtâr'a gitti
El yerde yüz yerde Settar'a gitti
Bab-ı vilâyette şivan eyledi
Bana ettikleri hercayi geçti
Ta, Eyyûb'a gelen belâyı geçti
Aktı didem yâşı deryayı geçti
Lâ-mekân mülkünde liman eyledi
Yedi Tamu söner, âhımdır (8) sönmez
Yakar arş-ı kürsü başı boş dönmez
Zevk ü şevk ehlinin sillesi yenmez
Kaf dağı ezmeye havan eyledi (9)
Ben mücrimin arz-ı hâli penahım
Divânı devletten buyruldu şâhım
Zincirden boşandı Celâlî ahım
Yıktı Tahsını'yı vîrân eyledi (s. 42)
Celâlî'nin deyişlerini besteleyip halka söyleyen ve en yakın dostu bulunan Mahmut, Erzincan'da askerliğini yapmaktadır. Celâlî, onu ziyarete gelir. Kendisine izin almak için, o zaman Erzincan ordu müfettişi bulunan Mehmet Zeki Paşa'nın hanımına aşağıdaki deyişi söyleyerek izin işini halletmek ister.
Pertev-i kudretin ey dürr-i yektâ
Kelâm-ı gevherin bahâlı derler
O hûb Cemalin görmedim amma
Kevkeb-i (10) Ülkerden ziyalı derler
Kim görmüş Vâmık u Azra'yı hani
Leylâ-Mecnun, Ferhat Şirin misâli
O işve dâmenin Yusuf-ı sâni
Seni Gül-endâm'ın misâli derler
Cennetten mi çıktın ey işve-dâmen
Ne boyda ser çektin serv-i hırâmen
Şâh-ı dilden değse gülbergi nâmen
Affolur idamdan cezalı derler
Hatmi hoca okur âşık nâ-çarın
Yok çiçekten olsun bir bahçe bârın
Gül dîdârın görsün bülbül-i zârın
ısmine künyede Kemâli derler
Sen şâh-ı merdânısın mürüvvet eyle
Benim için şaha bir minnet eyle
Perîşân hâlime merhamet eyle
Bize de bir dertli Celâlî derler (s. 31-32)
Celâlî'ye büyük bir ilgi gösteren Zeki Paşa, şairin izin dileğini yerine getirir. Bundan sonra Celâlî duygularını ifade eden başka bir deyiş daha yazar arzuhal şeklinde Zeki Paşa'ya sunar.
Kerem kıl şâh-ı serâsker, kerem sultânda handadır.
Arz-ı hâller şâh'a karşı divân ehli divândadır
Gedâlar erhemin gözler, kan ağlar çeşmi kandadır
Dil zahmına merhem yok onu bahs ü beyândadır
Ne Eflatun bilir çâre, ne Lokmân sağ cihândadır
Dediler mu'teber derman Müşîr-i âlî-şândadır (s. 170)
Celâlî'nin gerçek dost ve dert ortağı Mahmut'un ölümü şairin üzerinde derin bir etki yapar. Ondan ebediyyen ayrılmanın verdiği yarayı aşağıdaki deyişleri ile dile getirir. Mahmut, dilinde türkü, gönlünde baş tacı olur:
Gonca fem açmadan bozuldu bağlar
Bu ne gülşen, bu ne bahçe, bu ne bâr
Bülbüller çığrışır çeşmim kan ağlar
Bu ne sünbül (11), bu ne lâle, bu ne zâr
Mahmut bugün üstadını değişti
Bizden uğrun uğrun bâdeler içti
Sefînesi hicrân gölüne düştü
Bu ne yağmur, bu ne rüzgâr, bu ne kar
Bana gam yutturdu zâti ezelden
Aşkın ebcedledi çıktı tez elden
Daha ders okumaz nazm-ı gazelden
Bu ne nâmus, bu ne gayret, bu ne âr
Terk-i vatan etmiş dönmez ebedi
Dost bağından nar getirdim yemedi
Bir Allah'a ısmarladık demedi
Bu ne yârân, bu ne yoldaş, bu ne yâr
Sundu Celâlî'ye bir zehr-i âbı
Bizde garîb kaldı aşkın kitâbı
Üç harfi beş noktadan gördü hesâbı
Bu ne geliş, bu ne gidiş bu ne kâr.
(s. 63-64)
Celâlî, dert ortağı, arkadaşı, sırdaşı Mahmut'suz geçen günlerin birer üzüntü kaynağı olduğunu anlar. Her hatırına geldikçe yanık yanık manzuleler söyler. Duygularını mısralarla paylaşır.
Âh elinden yandı cesette cânım
Bu ne derttir buna bir el katan yok
Hicrân oku değdi döküldü kanım
Zevrâkımızı aşk gölüne atan yok
Geçti geçen günüm ağlı karalı
Yitirmişem han bakışlı maralı
Yad avcı elinden gitti yaralı
Tezmiş dağdan dağa varup tutan yok
Şahin pervâz edüp çıktı elimden
Şöhret Zülfikârı düştü belimden
Şat gözümden aksa Fırat dilimden
Elim elmas dökse alıp satan yok
Soldu mor menekşe hep bahçe bârım
Baykuş tek virânda nâle vü zârım
Vücudumda üç yüz altmış damarım
Uyandı kan ağlar durup bakan yok
Sönmez Celâlî'nin bu aşk ateşi
Çekilmez bâdesi kaynamaz aşı
Mahmut gelmez elde değildir başı
Benim ile gam yükünü çatan yok (s. 62)
Celâlî, okumuş, yazmış ve ıslâmi ilimler konusunda eğitim görmüş şairlerimizdendir. Kendisi, eğitim öğrenim gördüğü Sünür Köyü 'ndeki medresesinden icazetname alacağı gün, orada gördüğü dersleri ve aldığı kültürü bize aşağıdaki deyişi ile aktarmaktadır:
Gelin âllâme-i asrın toyuna
Arza durduk bugün divânımız var
Harîr atlas hülle biçin boyuna
“Fetahna” sırrını duyanımız var
Hezâinin sır sanduğun açanın
Vâris-i enbiya kadri yücenin
Nesli melek mâhi Hacı Hoca'nın
Yoluna baş u cân koyanımız var
Okuttu “elif'i “dal”a yetirdi
Bizi zenbûr gibi bala yetirdi
Nice mâlsızları mâla yetirdi
Lâ'li şarâbında gümânımız var
...
Celâlî aşkının Şattı Fırat'ı
Kamu çeşmelerin kand-i nebâtı
Gelin üftâdenin ehl-i hizmeti (12)
Hemen Mehdi çağı zamânımız var (s. 33-34-35)
Celâlî, birçok sohbetlerinde Hz. Ali'yi övmüş ve onun ıslâm âlemine yaptığı hizmetlerden söz etmiştir. Bunun üzerine şairi onu Alevi olduğunu zannetmişler. Bunun üzerine Celâlî, onlara şöyle cevap verir:
El-amân elinden fitne-i devrân
Âb-ı kevser versem zehir aş derler
Şad gözümden aksa Fırat dilimden
Elim elmas dökse kara taş derler
Gör nice danışır yahşi yamanı
Aman Allah yok mu bunun imânı
Her nerde çalınsa bir sâz kemânı
Bu nasıl tecellî hep savaş derler
Aşk ile âh edüp kanım dökerim
Kantar ile derd ü belâ çekerim
Sultan Yaveri'nin harbin öğerim
Celâlî süd-be-süt kızılbaş derler (s. 67)
Celâlî medrese öğrenimi yaptıktan sonra çevresinde iyiden iyiye tanınmaya ve dinî sorunlar üzerinde söz sahibi olmaya başlar. Bir gün Celâlî 'ya “Zevceâhir var mıdır?” diye sorulur. “Böyle bir şey yoktur. Kur'an'da geçmez.” deyince bu cevap çevrede olduğu gibi komşu illerde de büyük bir tesir yapar ve Of'tan gelen zamanın tanınmış hocaları ile çevredeki din adamları Celâlî'yi mahkemeye verirler. Celâlî suçlu bulunarak “On bir” ay hapiste yatar ve sonunda beraat eder. Aşağıdaki deyişleri hapisten çıktığı gün söyler:
Kalk hâb-ı nazından gözet dağları
Gör nice gül açmış donatır [1] bülbül
Âh çeker her seher sonu çağları
Âh odundan sakın, yana dur bülbül
Sâkiler mecliste dolandı gene
Dem çeken âşıklar dalandı gene
Aşkın deryaları bulandı gene
Sebebi yeşil baş sunadır bülbül
On bir ay matemin çilesi doldu
Goncaların bağrı kızıl kan oldu
Demişsin Celâlî belâsın buldu
Bugün bana yarın sanadır bülbül (s. 58)
Celâlî'nin şöhretini duyan bir grup hoca şairin dinî ve tasavvufî görüşlerini öğrenmek için onu ziyarete gelirler. Şair şu deyişleri ile onların niyetlerine cevap verir:
Gene zevraklandı gamz-ı şikârım
Özür dilemeğe iddiâm vardır
Şeriate tatbik edin kânûnu
Vücudu pâreler bed-dumâm vardır
“Ene'l-Hak” sırrını aldım mürşitten
“Nahnu kasemnâ”dan hem mücellîden [2]
Deryâ-yı ummândan bahr-i muhitten
ımtihân olmağa iddiâm vardır.
Demişsin Celâlî sevdâ ne gerek
Sînem Mecnûn oldu Leylâ diyerek
ıskeleye çıksa beş gemi sinek
On ordu kondurur bir kafam vardır (s. 76)
Celâlî 'nin medrese ilimlerinin yanında, tasavvuf tedrbiyesi aldığını da görmekteyiz. Kaynaklar kendisinin Nakşibendi tarikatına girdiğini, burada tasavvuf terbiyesi gördüğünü ileri sürmektedirler. Onun mutasavvuf bir Hak âşığı olduğuna şu deyişleri güzel birer örnektir:
Gönül ne gezersin hân-ı harâbta
Ser verir âşıklar sırrı şây'olmaz
Dökme yüz suyunu her ocaklıya
Karga kirâsından bay olmaz
Seksen bin nesebli bizim mezhepli
Doksan bin Mısırlı Şamlı Halepli
Yüz bin sofi zahit yüz bin mektepli
Meyhanede bir sarhoşa tay olmaz
Celâlî sen kendin öğme bezetme
Gayrı kesten sakın yardım gözetme
Doğru derviş isen keşkül uzatma
Hergiz elin hoşafından pay olmaz (s. 28)
Celâlî, sadece kendisiyle meşgul bir kimse olmamış, çevresinde olup bitenleri de yakından takip etmiştir. Çevresindeki gençlerle sık sık görüşür ve onlara gerçekleri öğretmek için elinden gelen her türlü çabayı gösterirdi. Onun bu durumundan kuşkulanan ve dedikodu yapanlara o şöyle cevap verir:
Gene revnaklandı hüsn-i dîvânım
Bu benim gidişim oyunbâzlıktır
Cihânı sarsıttı âh u figanım
Bu benim gezişim oyunbazlıktır
Ülfet ettik ammâ yaman çıkmazsa
Ömrümün burcunu vurup yıkmazsa
Her kim akranıyla düşüp kalkmazsa
Bu bir hayâsızlık utanmazlıktır
“Kün fekân” şehrinde eylesem kasem
Bilmem hangi gülde sümbülde dursam
Şimdiki câhile yol budur desem
Derler ki, Celâlî bu cambazlıktır (s. 75)
Celâlî artık sözüne ve sohbetine itibar edilen bir kimsedir. Zaman zaman onun sohbetlerini dinlemeye, fikirlerinden istifade etmeye, uzaktan yakından pek çok kimse gelirdi. Celâlî de, misafirlerini hoşca karşılar, onların müşkillerini halletmeye çalışırdı. Bir sohbette Celâlî 'ya Peygamberimiz Hz. Muhammed hakkında ne düşündüğü sorulur, şöyle cevap verir:
Lâm-elif dersinde aşk ocağında
Ben elif dedikçe dilim döndü mim
Yedi kalem çalmış kudret bağında (15)
Kalemi “mim”, imlâsı “mim”, pendi “mim”
O serv-i semendin öz otağında
Yedi nâr beslenmiş şâh dudağında
Dört ırmak akıyor cânın bağında
Çevresi “mim” gözesi “mim” bendi “mim” (16)
Çoktan âşık oldum ben o dilbere
ısmin kitap ettim aldım ezbere
ıstedim Celâlî yazam deftere
Ülkesi “mim”, durağı “mim”, kendi “mim” (s. 8)
Celâlî zaman zaman dostu Mahmut'u yanına alarak komşu il ve ilçelerin köylerindeki dostlarını ziyâret eder. Bu ziyaretlerin birini de Tercan'ın bir köyüne yaparlar. Celâlî'nin geldiğini duyanlar onu görüp dinlemek için odaya koşarlar. Bu sırada odada çay dağıtanlardan birisi “ ınsan neden halk olmuştur ?” cümlesi yazılı kâğıdı gizlice katlayıp oda kapısının üstüne asar. Kâğıtta yazılandan habersiz olan Celâlî, bu soruyu şöyle cevaplar:
Bugün dem vaktidir saki mey doldur
Bize muammayı bulsun dediler
Gezsin Arş-ü kürsi arz-ı semâyı
Mecnun'sa Leylâ'yı bulsun dediler
Cim cemâlin elifbaya bağlamış
Dal'dan evvel Mim'i Ha'ya bağlamış
Üç harfi de beş noktaya bağlamış
Ol şems'ü gülzar'ı bulsun dediler
İki meme bir bedenin dalıdır
Amel yeşilidir, iman alıdır
Sen sanma ki can cesedin malıdır
Celâlî nutfeyi bulsun dediler
ıspirli Koçanzade Hacı Adil Bey, Celâlî görmediği halde ona karşı büyük bir sevgi beslemeğe başlar. Bu sevgisinin ispatını da ona gönderdiği bir çift öküz ve on kırmızı lira ile yapar. Hacı Adil Bey birkaç gün sonra Celâlî'yi görmek üzere yola çıkar. Bu haberi alan Celâlî ise onu yolda karşılanıp kendisine verilmek üzere şunları söyleyip gönderir:
Sefer etmiş o şâh bağ-ı ırem'den
Var hâk-i payına kıyam dur nâme
Terkedüp eyleme istikbaline
Evvel has dur, sonra selâm dur nâme
Nâme sen gidince yüz yerde eğil
Ayağın tozun öp, geriye çekil
El göğüste divânında söyle gil
Baş bırak boyun eğ nizam dur nâme
Nâme sakın yahşi yaman danışma
Hasret söyle Celâlî'den karışma
Ferman ne çıkarsa al getir açma
Sır verme yadlara haramdır nâme (s. 26)
Bu deyişleri alan Hacı Adil Bey büyük bir mutlulukla atını daha sık sürmeye başlar. Tahsini'ye geldiğinde Celâlî misâfirini karşılayan dostlarına şöyle hitap eder:
Dostlar kıyam edin kalkın ayağa
Adalet şahının fermanı geldi
ıstikbal eyleyin durun selâma
Sertaser âlemin sultanı geldi
Meclis ziynet bulsun şem'eler yansın
Hizmet eden ehl'i diller uyansın
Sâkiler şad olsun işret dolansın
Gâmı def etmenin zamanı geldi
Belâyı kazadan kurtulmaz başın
Gün-be gün yürekten artıyor cûşun
Celâlî yad ile görülmez işin
Bu dertli sinemin dermanı geldi (s. 27)
Celâlî kışın hayvanlarını beslemek için çayır biçiminde kendisini sevenlerin yanına gider onlardan yardım görürdü. Yine böyle bir niyetle Bayburt'un altı saat güney batısına düşen Mormuç Ovası 'nda çayırlarını biçtiren Cebreli Hamit Ağa'nın ziyaretine gider ve hayvanlarına kışlık ot ricasında bulunur. Cebreli Hamit Ağa ise “Şu kaplarla ırgatlara su taşırsan ben de senin arabanı aldığı kadar ot duldururum.” der. Celâlî ise hemen su taşımaya başlar. Bu sırada Kitre Köyü'nden ıbrahim Efendi adında biri yoldan geçerken Celâlî 'nın su taşıdığını görünce ona “Ne o Celâlî, sâki mi oldun?” demesi üzerine Celâlî ona şu cevabı verir:
Aşkın dükkanında hayyat elinde
Şemseli kaputun yakasıyım ben
Hûblar yığnağında dilber belinde
Bir altun kemerin tokasıyım ben
Beyler için Horasan'da halıyım
Lâhur'un alıyım Kişmir şalıyım
Dağıstan'da anka küccar malıyım
Lâmekan şehrinin çuhasıyım ben
Bizi otağına okudu Pîr'ler
Muhabbet elinden dem çeken erler
Celâlî sâkisin kadeh sun derler
Besbelli Mormoç'un sakisiyim ben (s. 52)
Celâlî'nin hayatı acılar içinde geçmiştir. Bu acılar onu daha çok olgunlaştırmış, daha çok söyletmiştir. ılk eşinin ölümü üzerine aşağıdaki ağıdı söylemiştir.
Ev bark etmek (17) için tenli mereği
Dizip koşmak için tepir eleği
Şu gavdan yaptığın tecir tereği
Divân-ı Bâri'ye yâdigar götür
Elinle ördüğün çöpür ağını
Kâhan eylediğin keleme bağını
Kabal biçtiğimiz sap orağını
Al Ulu Tanrı'ya bergüzâr götür
...
Yetim kalmış idin emzik tavında
Gamla kavrulmuştun gençlik çağında
Bir gül yeşertmeden vuslat bağında
Gönül yaraların beraber götür
Deki Kâdir Mevlam bize ilişme
Dünyada sızlayan çıbanı deşme
Celâlî'den sorup söyleşme
Bu dertli çobandan bir selâm götür (s. 11-12-13)
Celâlî, devrinin tanınmış âşıkları ile çeşitli atışmalara da girmiştir. Bu atışmaların hemen tamamına yakını dinî bir mahiyette olmuştur. Celâlî'nin yaşadığı yıllarda isim yapmış hak şairlerinden Âşık Mücmeri, Celâlî'nin cevap vermesi için tasavvufî özellik taşıyan şu deyişleri dile getirir:
İksir'i Azamdır nutk-u Ehl'ullah
Tunca değse anı safi zer eyler
Yek nazar eylese arif-i billah
Aslı kemhareyi mücevher eyler
Bu benim çektiğim aşkın narıdır
Bülbül gülü görse yad-ı hârıdır
Her kemliğe iyilik arif kârıdır
Er odur ki zehri panzehir eyler
Mücmerî fâş etme sırrı Süphani
Eğer öğrendinse ilm-i irfanı
Bir kula yar olsa lutf'u Rabbani
Dehre Zülkarneyni ıskender eyler
Celâlî, bu sözlere şöyle karşılık verir:
Arif'ler dilinde harf-i bismillâh
Seng-i hâre değse gül-anber eyler
Her kime yetişse “Nasrun minallâh”
“Lentebur” sırrına ol mazhar eyler
Bülbül intizarı gül dîdârına
Can telef etmede aşkın narına
“Velekad kerremna”zülfü-sârına
Bin bir makam gören bizi seyreyler
Oldunsa Celâlî bir ehl-i perde
Sır verme Hüdâ'dan gayrı bir ferde
“Minrabbik” hitabı okunan yerde
Er odur o şehri Kandahar eyler (s. 9-10)
Aşk, öyle her yerde söylenen bir basit söz değildir âşığın ağzında. Onun için, Celâlî de söz aşktan açılınca, bu konuda ne kadar hassas olduğunu gösterir.
Celâlî yine bir sohbet esnasında, kendisinden bir şeyler söylemesini isteyen köylülerine şöyle der:
Metaımdan alan alsın
Derin deryadan almışam
Bu gün aşkın pazarıdır
Veren Mevlâdan almışam
Zebansız söyleyen dilden
Seherlerde esen yelden
Şat, Fırat ü nehr-i Nil'den
Gelen dalgadan almışam
Salât-ı farz'ı, sünneti
Dini ilmani gayreti
Ceddi mezhebi milleti
Açan künyeden almışam
Gece zikrettiğim zaman
Demesinler bu ne noksan
Benim dersim tamam doksan
Dokuz esmadan almışam
Celâlî cemâlin cimdir
Muradın Elif'le Mim'dir
Sorsalar Mürşid'in kimdir
Hızır Baba'dan almışam (s. 81)
Celâlî, dini ve tasavvufi şiirleri ile, devrinde çok sevilmiş bir şairdir. Kendisinin günümüze ulaşmış olan şiirlerin büyük bir kısmı sözlü gelenekte yaşayanlardır. Yazılı bir divanının olduğu söylenmesine rağmen, bu güne kadar ele geçmemiştir.
Yaptığımız bu araştırma sırasında, Celâlî'nin hayatının dramatik bir yapı arzettiğini gördük. Bu yapı kronolojik bir sıra halinde takibedildiğinde daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Yukarıdaki bilgiler hem bir tiyatro metni, hem de senaryo olabilecek niteliktedir. Bir insanın hayatında sahne sanatları açısından bulunabilecek bütün unsurların Celâlî'nin hayatında var olduğunu gödrmekteyiz Sözü yine Celâlî'nin bir şathiyesi ile noktalıyoruz.
Kâf-ü nûn-u kalem defter açmadan
Ben Şâh-ı Server'in nurunda idim
“Enelhak” noktası levha düşmeden
On iki perdenin birinde idim
Bir zaman ağlendim nûr'u Necef'te
Diyâr-ı ademde Ha ile Kâf'ta
“Elest” hitabında evvelki saf'ta
Üç harf beş noktanın birinde idim
...
Ruhlar aşk meyinde bâde süzende
Halk-ı âlem alayların düzende
Kimi illâ, kimi lâ da gezende
Hazreti Adem'in serinde idim
Bulak başlarını bekledim durdum
Ben Halilullâhın nârını gördüm
Nûh ile beraber tûfana girdim
Musa Kelimullâh Tûrunda idim
Bir viran bahçede bir gül açıldım
Ne derildim, ne yendim, ne içildim
Kırk budaktan yedi daldan seçildim
Celâlî bu bâbda derinde idim
NOTLAR VE AÇIKLAMALAR
1.Aşk Çağlayanı Bayburtlu Celâlî, Prof. Dr. Cemal Kurnaz - Yrd.Doç.Dr. Mustafa Tatçı, Reyhan Yayınları, Ankara 1998. Şiirlerde gösterilen sahife numaraları bu baskıya aittir.
2.1983 yılında Bayburt'un Öksürüç; yeni adı Pınarcık köyünden 1930 doğumlu Hüseyin Köse'den Bayburtlu Celâlî'nin hayat hikâyesi ile ilgili bir derleme yapmıştık. Kendisi bize, “Celâlî” babanın şiirlerini ihtiva eden bir divanından söz etmiş, bu divanı bulursa bize ulaştıracağını, böylece daha kapsamlı bir çalışmanın gerçekleşeceğini ifade etmişti. Ancak aradan uzun bir süre geçmesine rağmen bu konuyla ilgili bize bir bilgi ulaşmadı. Elde bilinen kitapların dışında “Celâlî” ile ilgili bir kaynak maalesef şu anda bilgimiz dışındadır Yazımızda Celâlî ile ilgili olarak yaptığımız bu derlemenin büyük katkısı olmuştur. Hüseyin Köse'ye burada teşekkür etmeyi bir borç bilirim.
3.Güleç, Hamdi, Bayburtlu Celâlî Hayatı,Sanatı ve Şiirleri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ege Üniversitesi, Üzmir 1987, s. 22 vd.
4.Bizim yaptığımız derlemede bu mısra, “Bâdeyi nûş eden gelsin meydana” şeklinde geçmektedir.
5.Bizim derlememizde bu mısra şöyle geçmektedir: “Aldatıp âlemi kandırmasınlar”
6.Prof. Dr. Cemal Kurnaz - Yrd.Doç.Dr. Mustafa Tatçı, Celâlî'nin bu şiirinin Mahmut'un ölümü üzerine söylediğini ifade etmektedirler. (s .60)
7.Yaptığımız derlemede bu kelime “eller” olarak geçmektedir.
8.Bizim derlememizde “âh odu” şeklinde geçmektedir.
9.Bizim derlememizde bu mısra “Kaf dağı ezmeye havan eyledi” şeklinde geçmektedir.
10.Bizim derlememizde bu kelime “Kevakip” şeklindedir.
11. Derlememizde bu kelime “bülbül” şeklinde geçmektedir.
12.Derlememizde bu kelime “âb-ı hayatı” olarak geçmektedir.
13.Bu kelime derlememizde “Tuna'dır” şeklinde geçmektedir.
14.Bu kelime derlememizde “mecelleden” şeklinde geçmektedir.
15.Derlememizde bu kelime “kâtib'i kudret” şeklinde geçmektedir.
16.Bu mısra derlememizde “çeşmesi mim, gözesi mim, bendi mimudret” şeklinde geçmektedir.
17.Derlememizde bu kelime “yapmak” şeklinde geçmekedir.
[1] Bu kelime derlememizde “Tuna'dyr” ?eklinde geçmektedir.
[2] Bu kelime derlememizde “ mecelleden” şeklinde geçmektedir.
<< Geri